Yeni eğitim-öğretim yılı başlarken veliler için eğitim masrafları da gündemin önemli başlıklarından biri oldu. VELİ-DER Antalya Şube Başkanı Tülin Koç, yaptığı açıklamada ekonomik kriz ve artan eğitim giderlerinin çocukların eğitim hakkını tehdit ettiğini belirtti. İstanbul’da servis kullanan bir ilkokul öğrencisinin başlangıç masrafının 77.559 TL’ye, lise öğrencisinin ise 81.524 TL’ye ulaştığını ifade eden Koç; ücretsiz okul yemeği, ücretsiz ulaşım, yeterli eğitim bütçesi ve okullarda kadrolu temizlik personeli taleplerini yineledi.

EĞİTİM HARCAMASI 2 TRİLYON 200 MİLYAR TL’YE ULAŞMIŞTIR
Veli Der Antalya Şubesi tarafından yapılan açıklamada ise şu sözlere yer verildi:
“Yeni eğitim öğretim yılına girerken eğitim, anayasal bir hak olmaktan uzaklaşarak hane halkının sırtına yıkılan ağır bir ekonomik yüke ve ticarileşen bir yapıya dönüşmektedir. TÜİK’in Ağustos 2026 verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31,51 olarak gerçekleşirken; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut ve enerji kalemlerinde ise yüzde 39,77’lik artış kaydedilmiştir. Yalnızca Ağustos ayında ulaştırma fiyatlarının yüzde 4,82 yükselmesi, velilerin servis ve beslenme gibi temel okul giderlerini karşılamasını doğrudan zorlaştırmaktadır. TÜİK verilerine göre 2024 yılında toplam eğitim harcaması yıllık yüzde 94,6 artarak 2 trilyon 200 milyar TL’ye ulaşmıştır. Yıllık enflasyon yüzde 31,5 seviyesindeyken eğitim enflasyonunun yüzde 53’ü aşması, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından Orta Vadeli Program açıklamasında “aşırı ve kabul edilemez bir fiyat artışı” olarak değerlendirilmiştir. Biz veliler biliyoruz ki bu tablonun temel nedeni; kamusal, laik ve bilimsel eğitimin geriletilerek anayasal bir hak olmaktan çıkarılması ve ekonomik gücü yetenlerin zorunlu olarak özel okullara yönelmesidir.

Eğitim harcamalarındaki artışın enflasyon üzerindeki etkisinden söz eden Mehmet Şimşek, adeta eğitimi ekonomik planların tutmamasının sorumlusu olarak göstermektedir. Oysa eğitimdeki fiyat artışlarının temel nedenlerinden biri, kamusal eğitimde yaşanan nitelik kaybı nedeniyle velilerin nitelikli eğitime yönelik talebinin artmasıdır. Sorunu doğru tanımlamadan doğru çözüm üretmek mümkün değildir. Toplam eğitim harcamalarının GSYH içindeki payı yüzde 4,9 seviyesinde görünse de ulaşım, kırtasiye ve giyim gibi maliyetlerin önemli bir kısmının doğrudan aile bütçelerine yüklenmesi, velilerin üzerindeki ekonomik yükün azalmadığını göstermektedir. OECD’nin 2025 verileri de bu yapısal sorunu doğrulamaktadır. Türkiye’de eğitime ayrılan kamu harcamalarının GSYH’ye oranı yüzde 3,4 ile yüzde 4,7 olan OECD ortalamasının gerisinde kalmış; genel kamu bütçesinden eğitime ayrılan pay ise 2015’teki yüzde 12,9 seviyesinden 2022’de yüzde 10,6’ya gerilemiştir. Okula başlangıç maliyetleri bir önceki yıla göre ortalama yüzde 23 ila 29 oranında artmıştır. Servis kullanan bir lise öğrencisinin başlangıç masrafı 81 bin 524 TL’yi, ilkokul öğrencisininki ise 77 bin 559 TL’yi aşmaktadır. 28 bin 075 TL olan asgari ücretle geçinen bir ailenin bütçesi, servisli bir ilkokul öğrencisinin yalnızca başlangıç masraflarında 49 bin 484 TL açık vermektedir. 70 bin 224 TL olan en düşük kamu emekçisi maaşı dahi tek bir çocuğun masrafını karşılamaya yetmezken, 23 bin 552 TL olan en düşük emekli aylığı bu harcamaların üçte birini bile karşılayamamaktadır.

Ulaşım gideri olmayan öğrencilerde dahi yalnızca kırtasiye ve giyim masrafı ilkokulda 22 bin 566 TL’yi, lisede 26 bin 228 TL’yi bulmaktadır. Beslenme maliyetleri de aileler üzerindeki yükü ağırlaştırmaktadır. İlkokul öğrencisinin aylık beslenme çantası gideri 2 bin 296 TL’ye ulaşırken, kantinden yalnızca bir tost, ayran ve su alabilen bir ortaokul veya lise öğrencisinin aylık harcaması en az 2 bin 990 TL’ye çıkmaktadır. Bu koşullarda çocukların sağlıklı ve yeterli beslenmesi dahi giderek imkânsız hale gelmektedir. Anayasal hükümlere göre temel eğitimin parasız ve kamusal bir hak olması gerekirken; yetersiz temizlik ödenekleri, kırtasiye ve materyal ücretleri, bağış adı altında toplanan kayıt paralarıyla okulların finansmanı velilerin üzerine yıkılmaktadır. Sosyal devlet ilkesi terk edilerek kamusal sorumlulukların hane halkına devredilmesi, aileleri derin bir ekonomik çaresizliğe sürüklemekte ve anayasal eğitim hakkını fiilen ortadan kaldırmaktadır.

TASARRUF TEDBİRLERİ OKULLARI HİJYEN KRİZİNE SÜRÜKLÜYOR
İktidarın yayımladığı "Tasarruf Tedbirleri Genelgesi"nin ilk kurbanı ne yazık ki yine çocuklarımız ve kamu okulları olmuştur. Eğitime ayrılan payı kısıtlayan bu anlayış; okulları hijyenden, güvenlikten ve temel fiziki imkânlardan yoksun bırakmıştır: Okullara yeterli ödenek ayrılmaması ve kadrolu temizlik personeli istihdam edilmemesi nedeniyle okullarda hijyen krizi kritik bir seviyeye ulaşmıştır. İŞKUR bünyesindeki geçici ve güvencesiz personel çalıştırma modelleri (Toplum Yararına Programlar) dahi sınırlandırılmasıyla birlikte okullarımız; sabun, tuvalet kağıdı ve dezenfektan gibi en temel hijyen malzemelerinden bile yoksun bırakılmıştır. Okullarda temizlik görevlilerinin kadrolu değil de TYP kapsamında çalışan emekçilerle çözülmeye çalışılması önemli sorunlara neden olmaktadır. TYP kapsamında çalışan personelin özlük ve ekonomik hakları iyileştirilmeden, çalışma koşulları düzeltilmeden bu kapsamda çalışan bulmak okullar açısından oldukça güç olmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, hangi bilimsel veriyle konuşuyor bilmiyoruz ama taşerondan kadroya geçen temizlik personelini ima ederek kadrolu personellerle okullar temizlenemedi öyleyse taşeronla bu iş yapılmalı anlamına gelen cümleler kurdu. Bir ülkenin Milli Eğitim Bakanının kendi kadrolu çalışanlarına sorumlu oldukları işleri yaptıramadığını ifade etmesi bir yana kadrolu personel istihdam etmemek için bu türden geçersiz gerekçeler üretmesini de şaşkınlık ve üzüntüyle izlemekteyiz. Okulların temizlik hizmeti ancak yeterli sayıda kadrolu görevliyle üretilebilir.

GÜVENLİ OKULLAR İÇİN HAK TEMELLİ POLİTİKALAR ŞART
Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukları koruyacak önleyici ve kapsayıcı kurumsal mekanizmaların yetersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Mevcut sistem kriz oluştuktan sonra devreye girmekte; çocukların ihtiyaç duyduğu erken müdahale ve koruma mekanizmaları işletilememektedir Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı, okulları 120 puanlık bir "güvenlik karnesi" ve 4 farklı risk derecesine göre sınıflandıran yeni bir modeli uygulamaya koydu. 1. ve 2. Derece Riskli Okullar (Kırmızı / Mavi): Doğrudan polis ve jandarma gibi kolluk kuvvetleri tarafından korunmakta; Valilik ve kaymakamlıklar bu okullardaki asayiş durumunu aylık toplantılarla düzenli olarak izlemektedir. 3. ve 4. Derece Riskli Okullar (Sarı / Yeşil): Okul irtibat görevlisi polisler ve özel güvenlik personeli koordinasyonunda Denetlenmektedir.

VELİLERE EKONOMİK YÜK GETİRMEKTEDİR
Okullarda güvenliğin sağlanması için 30.000 bahçe görevlisinin TYP kapsamında istihdam edileceği açıklanmıştı. Bahçe görevlisi kadrosu tahsis edilen okulların yönetimleri kendileri bahçe görevlisi olarak çalışacak personel arayışını girdi. Ancak çalışma koşullarının ağırlığı ve ücretin düşüklüğünden kaynaklı pek çok okul bahçe görevlisi bulmakta zorlanmaktadır. Bahçe görevlisi bulamayan okullar çözümü okul aile birlikleri tarafından finanse edilen güvenlik görevlileri çalıştırmak zorunda kalmaktadır. Bu durumda eğitime harcanması gereken kaynakların personel maaşları için kullanılmasına neden olmakta, velilere ekonomik yük getirmektedir. Ancak güvenlik meselesi yalnızca asayiş ve fiziki tedbirlerle sınırlandırılamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk psikolojisi, çocuk hakları ve temel pedagoji eğitimi almış olması; bu personelin güvenceli ve kadrolu biçimde istihdam edilmesi kamusal eğitimin vazgeçilmez bir gereğidir. Çocukların güvenli, eşit ve onurlu bir ortamda eğitim alabilmesi yalnızca polisiye önlemlerle değil; hak temelli, bilimsel ve önleyici politikalarla mümkündür. Bu doğrultuda; okullarda psikososyal destek birimleri güçlendirilmeli, “okul sosyal hizmeti” modeli hayata geçirilmeli, her okula yeterli sayıda psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı atanmalıdır. Akran zorbalığına karşı bilimsel programlar uygulanmalı, şiddeti besleyen ortamları kurutacak demokratik ve katılımcı bir okul ortamı yaratılmalıdır.

EĞİTİMDE EŞİTSİZLİK BÜYÜYOR: PISA 2025 GERÇEKLERİ
Öğrenci Velileri Derneği olarak, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından büyük bir başarı ve sıçrama söylemiyle kamuoyuna sunulan PISA 2025 sonuçlarının ve eğitim sistemimizin gerçek durumunun yakın takipçisiyiz. Siyasi iktidarın pembe tablolarla yönetmeye çalıştığı algının aksine, gerek PISA raporunun arka planında yer alan veriler gerekse ulusal sınavlarımızın sonuçları çocuklarımızın eğitimde derinleşen devasa bir eşitsizlik ve nitelik kaybıyla karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir. PISA sıralamasındaki göreli yükseliş, eğitim sistemimizin niteliğinin artmasından değil, diğer ülkelerin puanlarındaki sert düşüşlerden ve sınav formatına sağlanan uyumdan kaynaklanmaktadır. Ayrıca OECD'nin sınav yapılacak okulları önceden Bakanlığa bildirmesi üzerine bu okullara özel öğretmenler atanmakta ve öğrenciler özel hazırlık kurslarına tabi tutulmaktadır. Dolayısıyla ortada genel bir eğitim devrimi değil, sınav sistemine özel olarak çalıştırılmış okulların ürettiği yanıltıcı bir tablo bulunmaktadır Nitekim ulusal sınavlar bu tabloyu doğrulamaktadır; 2026 YKS sonuçlarına göre lise son sınıf öğrencilerinin yalnızca yüzde 15,9’unun dört yıllık bir lisans programına yerleşebilmiş olması, ortada kutlanacak bir başarı olmadığını kanıtlamaktadır.

RAPORUN ORTAYA KOYDUĞU EN ACI GERÇEK
Raporun ortaya koyduğu en acı gerçek, sınıfsal uçurumun derinleşmesidir. Sosyoekonomik açıdan en avantajlı yüzde 25’lik dilim ile en dezavantajlı yüzde 25’lik dilim arasındaki 81 puanlık performans farkı varlığını korurken, en alt ve en üst dilim arasındaki 248 puanlık devasa uçurum çocuklarımız arasında yıllara dayanan bir öğrenme kaybına işaret etmektedir. Yıllardır kamu kaynaklarıyla teşvik edilen özel okullar ise PISA 2025’te fen, matematik ve okuma becerilerinin tamamında kamu okullarının gerisinde kalarak sınıfta kalmıştır. Başarıyı göğüsleyenler, kaynakları kısıtlanan kamu okulları ve öğretmenlerin üstün çabası olmuştur. Öte yandan, OECD genelinde tam gün devamsızlık oranı yüzde 22 iken ülkemizde bu oranın yüzde 53’e ulaşması, öğrencilerimizin yüzde 43’ünün yardımcı personel eksikliği yaşayan okullarda bulunması ve okulda güvenlik indeksimizin OECD ortalamasının çok altında kalması kaygı vericidir. Ayrıca MESEM’ler aracılığıyla çocuk yaşta işçileştirilen ve okuldan uzaklaştırılan binlerce öğrencinin bu değerlendirmelerin dışında tutulması hakikatin üzerini örtmektedir. Çocuklarımızın geleceği algı yönetimine kurban edilemez. Eğitimde asıl başarı, sıralama oyunlarıyla zafer ilan etmek değil; okullar arasındaki nitelik farklarını ve sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırarak her çocuğa eşit, parasız, kamusal, laik ve bilimsel bir eğitim hakkı sunmaktır.

KARMA EĞİTİM TARTIŞILAMAZ
Cumhuriyet’in ve kamusal, bilimsel eğitimin en temel taşlarından biri olan karma eğitim; günümüzde "tercih özgürlüğü" maskesi altında bilinçli ve sistematik bir biçimde hedef alınmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES ve benzeri protokoller aracılığıyla okulların kapısını cemaat ve tarikatlara açması, eğitimdeki dinselleşme politikalarının ulaştığı tehlikeli boyutu açıkça gözler önüne sermektedir. Karma eğimi tartışmaya açmak sıradan bir pedagoji tercihi değil, toplumsal yaşamı muhafazakârlaştırma ve laik eğitimi bütünüyle tasfiye etme hamlesidir. Türkiye'de eğitim sistemi; yetersiz kamusal kaynaklar, piyasalaştırma hamleleri ve laik-bilimsel eğitim ilkelerinden uzaklaşılması nedeniyle çok boyutlu bir kriz içindedir. Karma eğitimin fiilen aşındırılması kız çocuklarını kamusal alandan soyutlayan ve gençleri ucuz iş gücüne dönüştüren bütüncül bir siyasal tercihtir. Son çeyrek asırda izlenen politikalarla karma eğitim, temel ilke olmaktan adım adım çıkarılmıştır. İmam hatip ortaokul ve liseleri ile hafızlık eğitimi veren kurumların yaygınlaştırılması sonucunda okul binaları, sınıflar, koridorlar ve giriş-çıkışlar cinsiyete göre ayrıştırılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime yönlendirmeler ile Mesleki Eğitim Merkezlerinin (MESEM’) yaygınlaşmasıyla birlikte bugün ortaöğretimdeki her 100 öğrenciden 43’ü bu kurumlarda eğitim görmektedir. Toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü nedeniyle bu alanlarda da ayrışma derinleşmektedir.

KURAN KURSLARI HIZLA YAYGINLAŞTIRILMIŞ
2018 yılında yapılan yönetmelik değişikliğiyle tüm liselerde karma eğitimin kaldırılmasının yasal zemini hazırlanmıştır. Okul öncesi eğitim tüm çocuklar için ücretsiz ve zorunlu kılınmazken, 2021 Şurası kararlarının ardından 4-6 yaş Kuran kursları hızla yaygınlaştırılmıştır.. Okullarda, camilerde, MEB dışı vakıf, dernek yapılarına ait mekanlarda çocuklarımız 4 yaşından itibaren fiilen ayrıştırılmakta; çeşitli protokollerle düzenlenen panel, kamp ve seminerlerle bu ayrım pekiştirilmektedir. Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) olarak altını çizerek yineliyoruz: Karma eğitim tartışmaya açık bir tercih değil; kamusal, laik ve demokratik eğitimin vazgeçilmez Temelidir. Karma eğitimin esnetilmesi, en başta kız çocuklarının eşit yurttaşlık haklarından ve kamusal yaşamdan koparılmasına yol açacaktır. Okullar, çocukların birbirini tanıdığı ve eşit bireyler olarak bir arada yaşamayı içselleştirdiği en temel ortak kamusal alanlardır. Çocuklarımızın laik, bilimsel, parasız ve nitelikli kamusal eğitim hakkını; eşit ve özgür bireyler olarak yetişme mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz. Karma eğitimden ve çocuklarımızın geleceğinden asla taviz vermeyeceğiz! Çocuklarımız ve ortak geleceğimiz için, laik ve demokratik bir ülke için, karma eğitimi tartıştırmayacağız.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM AYRICALIK DEĞİL HAKTIR
Çocuklarımızın laik, bilimsel, kamusal ve eşit eğitim hakkı için yürüttüğümüz mücadelenin temel taleplerinden olan okul öncesi eğitim; çocuklarımızın bilişsel, duygusal, sosyal ve fiziksel gelişimlerinin temelini atan, yaşam boyu öğrenmenin başlangıcı niteliğinde kritik bir süreçtir. Bu nedenle okul öncesi eğitim, bir ayrıcalık değil, her çocuğun doğuştan sahip olduğu temel bir haktır. Türkiye’de okul öncesi eğitimin hala zorunlu tutulmaması ve kamusal kapasitenin yetersizliği, milyonlarca çocuğun bu haktan eşit biçimde yararlanmasını engellemektedir. Derinleşen ekonomik eşitsizlikler, kamusal yatırımların kısılması ve alanın hızla özel sektöre terk edilmesi, eğitime erişim krizini büyütmektedir. Okul öncesi eğitimin kamusal bir hak olmaktan uzaklaşarak aile bütçelerinde ağır bir yüke dönüşmesi, çocuk gelişimini olumsuz etkilemektedir. Anayasal ve kamusal bir hizmet olması gereken erken çocukluk eğitimi, günümüz piyasa şartlarında ve devlet okullarındaki gizli maliyet artışlarıyla birlikte giderek bir ayrıcalık haline gelmektedir.

MATERYAL GİDERLERİ MALİYETLERİ FAHİŞ ORANLARDA TIRMANDIRILDI
Devlet okullarına bağlı ana sınıfları yasal olarak ücretsiz kabul edilse de uygulamada İl Millî Eğitim Müdürlükleri ve Valilikler tarafından belirlenen "katkı payı" tavan ücretleri ile beslenme, kulüp ve materyal giderleri maliyetleri fahiş oranlarda tırmandırmıştır. Büyükşehirlerde açıklanan resmi tavan ücretlerine bakıldığında; İstanbul'da yemekli 3.200 TL / yemeksiz 1.350 TL, Ankara'da yemekli 3.100 TL / yemeksiz 1.700 TL, İzmir'de yemekli 3.150 TL, Bursa'da yemekli 3.000 TL / yemeksiz 1.800 TL ve Antalya'da yemekli ana sınıfları 3.200 TL iken bağımsız anaokullarında 3.700 TL'ye varan aylık ödemeler talep edilmektedir. Anadolu'daki diğer illerde ise yemeksiz sınıflar ortalama 1.000 TL - 1.500 TL, yemekli sınıflar ise 2.000 TL - 3.000 TL bandında seyretmektedir. Özel sektörde aylık ücretlerin 15.000 TL ile 45.000 TL arasına çıkması orta ve düşük gelirli aileleri tamamen kamuya yönlendirmiş; ancak kamudaki bu resmi katkı paylarına kırtasiye, kulüp ve servis gibi giderlerin de eklenmesiyle bir çocuğun aylık maliyeti asgari ücretli bir velinin gelirinin %20-25'ini aşar hale gelmiştir. Türkiye’de çocuk bakım sorumluluğunun neredeyse tamamen kadınların üzerine yıkılması , erişilebilir ve ücretsiz okul öncesi eğitim imkanının yokluğunda kadınları iş gücünden çekilmek zorunda bırakmaktadır. Kreş ve ana sınıfı maliyetlerinin bir kadının elde edeceği muhtemel gelire yaklaşması ya da hatta çoğu zaman bu geliri aşması, kadınların istihdamdan, sosyal hayattan ve kamusal alandan soyutlanarak ev içi karşılıksız bakım emeğine hapsedilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla yaygın, ücretsiz ve nitelikli kamusal okul öncesi eğitim; bir yandan kadının üretimdeki yerini güçlendirirken diğer yandan toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın en temel ön şartıdır. Sonuç olarak, okul öncesi eğitim bütçeyi zorlayan bir hizmet değil, devletin her çocuğa eşit sunmakla yükümlü olduğu anayasal bir haktır. Okul öncesi eğitim, tüm çocuklar için MEB’in sorumluluğunda, zorunlu, erişilebilir, kamusal, ücretsiz ve nitelikli olmalıdır. Çocukların eğitim hakkı, yalnızca bireysel bir hak değil; toplumsal adaletin, eşitliğin ve demokratik bir geleceğin temelidir. Bu hakka erişimin sağlanmadığı her durumda, eşitsizlikler derinleşmekte ve çocukların geleceği risk altına girmektedir. Bizler; veliler, yurttaşlar olarak bu hakkın savunucusu olmaya devam edeceğiz.

VELİ-DER OLARAK TALEP EDİYORUZ
Yeni eğitim öğretim yılında: Bugün çocukların eğitim hakkı; ekonomik kriz, derinleşen eşitsizlikler ve eğitimin piyasaya açılması nedeniyle ciddi bir tehdit altındadır. Kamusal eğitim sistemine yeterli kaynak ayrılmazken, eğitim giderek ailelerin omuzlarına yüklenen ağır bir maliyet alanına dönüştürülmektedir. Sonuç olarak çocuklar; yoksulluk, güvencesizlik ve geleceksizlik sarmalına mahkûm edilmektedir. Kamusal, parasız, laik, bilimsel ve nitelikli eğitim herkes için güvence altına alınmalıdır. MEB’in sorumluluğunda, zorunlu, ücretsiz, laik ve bilimsel okul öncesi eğitim hayata geçirilmelidir. Çocuk emeği sömürüsüne son verilmeli, MESEM uygulamaları kaldırılmalıdır. Tüm çocuklar için eşit ve erişilebilir eğitim olanakları sağlanmalıdır. Kayıt parası, bağış, aidat ve benzeri adlarla velilerin üzerine ekonomik yük bırakılmasına son verilmelidir. Okullarda ücretsiz yemek, temiz su ve sağlık hizmeti sunulmalıdır. Eğitimde kullanılan servis ve ulaşım hizmetleri ücretsiz ya da kamu tarafından karşılanarak edilerek erişilebilir hale getirilmelidir. Eğitim bütçesi artırılmalı, kamu okullarının tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Temizlik ve güvenlik hizmetleri için yeterli sayıda, nitelikli, kadrolu personel istihdam edilmelidir. Öğretmen açığı derhal giderilmeli, ücretli öğretmenlik uygulamalarına son verilmeli, tüm öğretmenler güvenceli çalışma koşullarına kavuşturulmalıdır. Demokratik ve katılımcı okul işleyişi güçlendirilmelidir. Tarikat ve cemaatlerin eğitim alanındaki tüm faaliyetlerine son verilmelidir. Eğitim bir hak, devletin yerine getirmesi gereken kamusal bir sorumluluktur. Çocukların geleceği piyasaya, yoksulluğa, çocuk emeği sömürüsüne ve ideolojik kuşatmaya terk edilemez. Hiçbir çocuk yoksulluk nedeniyle eğitimden kopmamalı, hiçbir çocuk çalışmak zorunda bırakılmamalıdır. Her çocuk eşit, özgür, laik, bilimsel ve nitelikli eğitim hakkına sahip olmalıdır.”





