Antalya’nın sorunlarını masaya yatıran Antalya Forum X Platformu’nun bu haftaki konuğu DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan oldu. Toplantının açılış konuşmasını yapan Antalya Forum X Platformu Başkanı Mehmet Hacıarifoğlu, “Bir masanın değeri, etrafında kimlerin olduğu kadar o masaya neyle katıldığıyla da ölçülür. Forum X'i yaklaşık 5 ay kadar önce kurarken kendimize şu soruyu sorduk: Bu şehirde yıllar boyunca edinilmiş bilgi, deneyim ve birikimi ortak geleceğimiz için nasıl harekete geçirebiliriz?
TECRÜBE PAYLAŞTIKÇA ARTTIKÇA
Aramızda önemli kamu görevleri üstlenmiş, iş dünyasında değer üretmiş, farklı alanlarda şehrimize emek vermiş insanlar var. Her birimizin ayrı bir hikâyesi, deneyimi ve söylenecek sözü bulunuyor. Forum X, bu birikimin aynı masa etrafında buluşmasıyla doğdu. Çünkü inanıyoruz ki bu tecrübe paylaştıkça çoğalır, fikir sorumluluk üstlenildiğinde hayata geçer.
Bizim için bir toplantının başarısı, ne kadar konuşulduğuyla sınırlı değildir. Hangi soruya cevap aradığımız, hangi çözümü geliştirdiğimiz ve sonrasında neyi takip ettiğimiz de önemlidir. Forum X'in pusulası da budur: Söylediğinin sonucunu ölçen, veriye dayalı hareket eden ve aldığı sorumluluğu takip eden bir anlayış.

ANTALYA’NIN BÜYÜK BİR POTANSİYELİ VAR
Antalya'nın güçlü bir potansiyeli var. Ancak bu potansiyelin değere dönüşmesi için doğru kararlar, iş birliği ve süreklilik gerekiyor. Biz de bilgi ve deneyimimizle bu sürece katkıda bulunmak istiyoruz. Elbette Antalya'nın geleceğini Türkiye'den ve dünyadan ayrı düşünemeyiz. Enerji ve gıdaya erişim, su kaynaklarının geleceği, ticaret yolları, denizlerdeki yetki alanları ve ülkeler arasındaki ilişkiler; burada işletmelerimizin kararlarına, üreticimizin maliyetlerine, gençlerimizin gelecek beklentilerine kadar uzanıyor. Aynı zamanda bunlar, yaşadığımız şehre karşı sorumluluğumuzun da bir parçası.
SORUNUN PEŞİNDEYİZ
Özellikle şu sorunun peşindeyiz: Belirsizliğin arttığı bir dünyada Türkiye, güveni ve refahı hangi somut adımlarla güçlendirebilir? Bu sorunun cevabında kamu yönetiminin, iş dünyasının ve bizler gibi sivil oluşumların üstlenmesi gereken sorumlulukları da konuşmak istiyoruz. Dileğimiz, bugün bu masadan yeni bilgilerle, üzerinde düşünmeye değer sorularla ve takip edebileceğimiz somut fikirlerle kalkmak” sözlerine yer verdi.

BABACAN; “İÇİM ACIYOR”
Türkiye ve Antalya ekonomisi ile ilgili konuşan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan şu sözlere yer verdi;
“Antalya'ya benim her gelişimde içim açılıyor. Her ne kadar iş insanlarıyla, sanayicilerle, tarımla uğraşanlarla konuştuğumuzda genel anlamda bir kötümserlik ve umutsuzluk olsa da dünyada yüzden fazla ülkeye gitmiş bir insan olarak Antalya'nın coğrafyasına, denizine, dağlarına, tarım ve turizm imkânlarına baktığımda bu devasa potansiyel, Türkiye adına benim hep umudumu artırıyor.
ANTALYA DOĞRU YÖNETİLMELİ
Evet, zor günlerden geçiyoruz ama şunu unutmayalım: Antalya'mız sadece belediyecilik anlamında büyükşehir değil. Gerçekten her anlamda büyük bir şehir. Antalya turizmiyle büyük, tarımıyla büyük, sanayisiyle büyük. Bu boyutta bir şehri Avrupa'da, Akdeniz kıyısında düşünün. Doğru yönetildiğinde Avrupa'nın en büyük, en zengin şehirlerinden birisi olur. İnanın, en fazla 10 yıl içerisinde Avrupa'nın en büyük şehirlerinden değil, Avrupa'nın en büyük ülkelerinden biri kadar güçlü bir ekonomik yapıya kavuşabilir.
Çünkü gerçekten bu güzel şehrimizin sadece ve sadece ülke yönetimi, yerel yönetimler ve kötü yöneticiler nedeniyle böyle bir umutsuzluğa kapılması, sıkıntıların sürekli dile getirildiği bir yer hâline gelmesi bizi üzüyor. Böyle olmaması gerektiğini söylüyoruz.

YENİDEN GÜNDEME GELECEK
Türkiye'de turizm deyince akla ilk Antalya geliyor. COP31 Zirvesi'ne şimdi Antalya ev sahipliği yapacak. Dünyada bir kez daha Antalya'nın ismi, büyük bir toplantıyla anılacak ve bütün dünyanın ilgi odağı olan bir şehir olarak yeniden gündeme gelecek.
Hatırlarsanız, en son böylesine önemli uluslararası bir toplantı Antalya'da G20 Zirvesi olarak gerçekleştirilmişti. Benim başbakan yardımcılığım döneminde G20 toplantılarına hep ben giderdim. Ülke içerisindeki koordinasyonu ben yapardım.
O dönemde artık G20'nin zirvelerini de yapalım diye karar verdiğimizde ilk zirvelerden birisinin Türkiye'de olması gerektiğini söyledik. Çünkü G20, bakanlar seviyesinde toplantılar yapıyordu ancak bir zirvesi yoktu.
ALİ BABACAN’DAN G7 VURGUSU
G7 ülkeleri, "Biz zaten zirvemizi yapıyoruz, dünyayla ilgili kararları alıyoruz" diyordu. Biz de "Yok, öyle değil. Yedi ülke bunu tek başına yapamaz. G20 ülkeleri katılmadan dünyayla ilgili kararlar verilmez" diyorduk. Israr ettik, mücadele ettik ve sonunda G20 zirvelerinin yapılmasını sağladık.
İlk yıllardan birinde de 2015 yılında Antalya'da zirveyi gerçekleştirdik. Antalya Zirvesi, o dönemde gerçekten bütün dünyada çok başarılı şekilde anıldı. Sadece Batı ülkelerinin temsil edildiği bir toplantı değildi. Hindistan Başbakanı'nın, Çin Cumhurbaşkanı'nın, Rusya Devlet Başkanı'nın da katıldığı; Doğu'nun ve Batı'nın, dünyanın en büyük ekonomilerinin temsil edildiği bir zirve olarak gerçekleştirildi.

ANTALYA EN AÇIK YÜZÜMÜZ
Ve o günden sonra G20'nin Antalya Zirvesi önemli bir referans noktası hâline geldi. Her gün bununla ilgili değerlendirmeler yapacağım. Böylesine önemli bir şehirdeyiz. Antalya, tabii ki dünyaya en açık yüzümüz. Ama bir yandan neredeyse dört yıldır devam eden yüksek faiz ortamı ve baskılanan döviz kuru herhâlde en çok turizm sektörümüzü etkiledi. Fiyat tutturamamak, rekabet gücünü yitirmek... Öte yandan tesislerini yaptırırken kredi kullanmış olan turizm işletmeleri var. Büyük yatırımların çoğunda bir miktar kredi kullanılır. Ancak bu kredi düzeyinde yüksek faiz, pek çok turizm kuruluşumuzu son derece olumsuz etkiledi.
Döviz kurunun baskılanmasıyla beraber turizm sektörümüzün sıkıntıları giderek büyüyor. Sanayide de durum hiç farklı değil. Bir yandan artan maliyetler, diğer yandan ihracatta özellikle döviz kurunun etkisi son derece olumsuz sonuçlar doğuruyor. Türkiye'nin dört bir yanında yılların, hatta on yılların fabrikaları teker teker kapanıyor.
Açık gördüğünüz bazı fabrikalara bir süre sonra tekrar baktığınızda, eğer bu politikalar devam ederse, yüksek faiz ve baskılanmış kur politikası sürerse, o fabrikaların bir kısmının da maalesef kapanmaya devam ettiğini göreceksiniz. Geçen hafta sadece Bursa'da sanayide 10 bin kişi işten çıkarıldı.”

TÜRKİYE’DEKİ AÇIK KAPATILMALI
Gelecek olursak, tarımda bir politika yok. Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin şu anda bir tarım politikası yok. Yaşanan sorunların çoğu politikasızlıktan meydana geliyor. Üretimle ilgili tahminler, dünya üretimiyle ilgili tahminler... Türkiye'nin hangi ürünlerde fazlalığı var, hangi ürünlerde açığı var? Fazlası olan ürünlerle ilgili ihracat politikası nasıl olmalı? Açığı olan ürünlerle ilgili nasıl bir üretim teşviki sağlamalıyız? Hangi üründe ne yapmalıyız ki bu açık kapatılsın, ithalata bağımlı kalmayalım? Bunlarla ilgili hiçbir şey yok.
Bir de üstelik bu işin bütçe tarafına baktığımızda, bu yılın bütçesi ortada. Tarıma ayrılmış 180 milyar lira, faize ayrılan ise 2 trilyon 825 milyar lira. Tarıma ayrılan bütçe, bu yılın 2026 yılı bütçesindeki faiz ödemelerinin on altıda biri.
KİMSE BUNU ANLATAMAZ
Tarıma daha çok destek vermek gerekiyor ve daha akıllı destek vermek gerekiyor. Mesela, konu gıda enflasyonuysa Türkiye'de gıda enflasyonu faizleri artırarak düşmez. Bunu anlamadılar yani. Zannediyorlar ki biz faizi yükseltelim, enflasyon düşsün. Burada Antalya'da şöyle bir narenciye üreten çiftçimize, örtü altı üretim yapan bir domates üreticimize gelsin bu ülkeyi yönetenler anlatsın bakalım: "Biz faizleri yükselttik ya, bakın görün, sizin enflasyonunuz düşecek."
Kimse bunu anlatamaz. Çünkü Türkiye'de maliyet kaynaklı bir enflasyon var, talep kaynaklı değil. Bunu anlamadılar. Onun için çözemiyorlar. Maliyet yükseldiği için insanlar artık alamıyor. Hani talep çok olsa, tamam. O kadar çok talep var ki fiyatlar yukarı doğru çıktı, diyelim. Ama öyle değil.
Bakın, dün biraz meyve sebzeden bahsedince arkadaşlarımızla TÜİK'in verilerine bakalım dedik. Türkiye'deki yaş sebze ve meyve, taze sebze ve meyve tüketim istatistiklerine bir göz atalım dedik. Her gün sebze veya salata tüketen vatandaşlarımızın oranı 2010 yılında yüzde 69 iken 2025'te yüzde 32'ye düşmüş. Yani vatandaşlarımızın sadece yüzde 32'si günde taze sebze veya salata tüketebiliyor.

MEYVE TÜKETİMİNDE BÜYÜK DÜŞÜŞ
Hani çok talep var ya, çok talebi bastırmak için faiz artırıyorlar ya... Ya arkadaş, TÜİK'in açıkladığı rakam bu. Düşünün yani! Meyvede durum daha kötü. Meyve tüketimi yüzde 50'lerden yüzde 28'e inmiş. Günde bir üzüm tanesi de olsa taze meyve tüketen vatandaşlarımızın oranı bu seviyeye gerilemiş. TÜİK bunu nasıl ölçüyor? Gidiyor, sahada anket yapıyor, vatandaşlara soruyor. Anketle ölçülüyor bunlar.
Gençlerimizde durum daha da vahim. Bakın, genç dediğimiz 15-24 yaş arası grupta günlük meyve tüketimi yüzde 22'ye düşmüş. Yani gençlere soruyorlar: "Günün içerisinde şöyle bir dilim portakal da olsa meyve tüketiyor musun?" diye. 100 gencimizin yüzde 78'i hayır diyor, sadece yüzde 22'si evet diyor. Tüketimdeki durum bu. Siz tüketim böyleyken faizleri yükselterek bu ülkede enflasyonu düşüremezsiniz. Mümkün değil.
KÖTÜ YÖNETİMİN ACISINI ÇEKİYORUZ
Enflasyonu düşürmenin yolu maliyeti aşağıya çekmek, çiftçiye daha çok destek vermek ve sulama yatırımlarını tamamlamaktır. Hayvancılıkta yemin yarısını mutlaka devlet ödeyecek. Bitkisel üretimde gübrenin yarısını mutlaka devlet ödeyecek. Başka ülkeler tarımı daha düşük maliyetle yapabiliyorsa bu, o ülkenin devletinin çiftçisine daha çok destek vermesinden kaynaklanıyor. Başka bir şey değil. Nereden baksak bu güzel Türkiye, bu büyük Türkiye, bu güzel Antalya, büyük Antalya maalesef sadece ve sadece yanlış kararların, kötü yönetimin acısını çekiyor.”
Gerek hükümet olsun gerekse yerel yönetimler olsun, artık yolsuzluk biraz daha insanların rahatlıkla dile getirdiği bir sorun hâline geldi. Rahat dillendirdik diyorum çünkü herkes ne olduğunu biliyordu. Sürpriz değil yani. Türkiye'de belki istisnalar da olsa temiz, dürüst çalışma çabasında olan belediye başkanlarımız var. Ama belediyelerin çoğunda ne olup bittiğini, başta o şehrin iş dünyası olmak üzere herkes biliyor. Pek çok bakanlıkta, merkezî hükümette ne olup bittiğini de biliyorlar.

FON SORUŞTURMASINA SERT ÇIKIŞ
E bu fon meselesi... Ya dört yıldır vardı bu. Adalet Bakanı diyor ki, "İki sene önce bu iş bize gelmişti." Hazine ve Maliye Bakanı ise bir sene önce, "Fon manipülasyonunun farkındayız." diyor. Peki, niye bir şey yapmıyorsunuz? Niye bugüne kadar beklediniz? Niye bu kadar şişti, şişti, şişti? Ondan sonra bu kadar büyük bir maliyeti bu ülkenin sırtına yüklediniz? Artık bundan sonra arkadaşlar, evet, biz bu memlekette yolsuzluğu konuşmak zorundayız. Açık açık konuşmak zorundayız. Çünkü artık yolsuzluğun boyutu, ülkenin ekonomisine büyük darbe indirecek bir noktaya ulaştı.
Artık ufak tefek, "O çalıyor, bu çalıyor. Çalıyor ama çalışıyor." diyor başkanlar, değil mi? Ya da bakanlar... Çalıyor ama çalışmıyor. Çalmasın arkadaş ya! Çalınanlar o kadar büyüdü ki memleketin ekonomisini vurdu artık. Daha ne kadar büyük bir zarar oluşmasını bekliyorsunuz ki şu yolsuzlukla mücadele konusunda gerekenler yapılmazsa?
170 MİLYON DOLAR KAYIP
170 milyar dolardan fazla kayıp var. Sadece halka açık şirketlerin değerine bakın. Halka açık olmayan şirketlerimiz de değer kaybediyor. Türkiye'deki tüm gayrimenkul piyasası değer kaybediyor. Türkiye'nin tüm varlıkları değer kaybediyor. Yazık değil mi bu ülkeye ya? Bir menfaat şebekesi, üç beş kişi cebini dolduracak diye bu koskoca ülkenin ekonomisine büyük bir darbe vurdular. Zarar verdiler, vermeye de devam ediyorlar.
Onun için bugünden tezi yok, artık bu iktidarın yolsuzlukla mücadele konusundaki samimiyetini ortaya koyması lazım. Çünkü belediyelerin kanun çıkarma imkânı yok. Kanunu Meclis çıkarıyor. Ankara çıkarıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkarıyor. Öyle kanunlar çıkaracaksınız ki yolsuzluk alanını iyice daraltacaksınız.

BAZI ŞEYLERİ HEP BERABER YAPABİLİRİZ
İyi niyetli çalışma gayreti olan bakanı, bürokratı, belediye başkanını da temiz çalışmak istiyorsa, "Yasalar çok bağlayıcı. Bakın, benden bunu istemeyin. Bunu yaparsak hep beraber yarın hapse düşeriz." diyerek kendini savunabilecek, yolsuzluk taleplerine ve baskılarına karşı kendisini koruyabilecek bir yasal yapıya ulaştırmak gerekiyor.
Peki, yasa çıkarılmazsa ne yapacağız? O kadar basit ki bunlar. Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesi mi? Kurucu üyesi. GRECO denen, yolsuzlukla mücadele alanında çalışan bir mekanizma var. Türkiye bu mekanizmaya taraf mı? Evet, taraf. Türkiye bunun altına imza atmış mı? Atmış. 2022 yılında GRECO demiş ki Türkiye'ye: "Şu 54 adımı atmanız gerekiyor." Üst düzey yöneticilerle alakalı, milletvekilleriyle alakalı, savcılarla alakalı, hâkimlerle alakalı...
“54 KONUDA ADIM ATMANIZ GEREK”
Açık açık söylüyor. Çünkü yolsuzluk dünyanın her yerinde var. Her yerde var. Üst düzey yöneticilerde de var. Devlette ya da belediyede imza yetkisi olanlarda da var. Hâkimlerde de var, savcılarda da var, milletvekillerinde de var. Bütün dünyada ortak bir mesele yani. Sadece bizim meselemiz değil. Peki, bu ortak çözüm nasıl oluşmuş? Bu 54 maddelik listeyi sıralamışlar. Demişler ki: "Bütün dünya ülkelerine bakıyoruz. Avrupa Konseyi'yiz biz. Siz de kurucu üyemizsiniz. Şu 54 konuda adım atmanız gerekiyor."

İKTİDARA ACİL ÇAĞRI
Aradan dört yıl geçmiş, sadece 10 konuda adım atılmış. 44 konu hâlâ bekliyor. Dört yıldır ne yapıyordunuz siz? Ve bu iktidardan bekleniyor. Belediyelerden bekleniyor. Ben buradan iktidara çağırıyorum: Acilen, acilen. Böyle bir iki tane göstermelik gözaltı ve tutuklama yetmez. Kandıramazsınız. Yolsuzluk, bu ülkede kanser hücresi gibi metastaz yapmış, bütün vücuda yayılmış durumda. Böyle bir iki tane göstermelik yargı operasyonuyla kimseyi aldatamazsınız, inandıramazsınız.
“MECLİSTEN GEÇİRİN”
Eğer bu yolsuzluğa köklü bir çözüm bulmak istiyorsanız, samimiyseniz getirin şu 44 maddeyle ilgili ne gerekiyorsa Meclis'ten geçirelim. Eğer samimiyseniz Avrupa Birliği'nin kamu alımları mevzuatını da Türkiye'de uygulayın. Avrupa Birliği'nin 33 faslı vardır. Bu 33 fasıldan bir tanesi kamu alımları faslıdır. Şu anda Avrupa Birliği'ndeki 28 ülke, ortak kamu alım mevzuatıyla bütün kamu yatırımlarını yapmaktadır. Devlet alımlarını bu ortak mevzuatla gerçekleştirmektedir.
Türkiye niye bunu uygulamıyor? Ben biliyorum ki ilgili bakanların masalarının üzerinde bu taslaklar hazır. Çünkü biz zamanında bunları hazırlamış, ortaya koymuştuk. 2013, 2014, 2015 yıllarında... Bunları zaten kabul ettiremediniz, şimdi baktık ki olmuyor, yürümüyor.

“SAMİMİYSENİZ GETİRİN”
Eğer yolsuzlukla mücadelede samimiyseniz getirin, Avrupa Birliği'nin kamu alımları mevzuatını Türkiye'de aynen uygulayalım. Bir ayda Meclis'ten geçer, üç ay sonra tıkır tıkır çalışmaya başlar. Kolay mı? Samimiyseniz yapın. Yolsuzlukla mücadelede samimiyseniz gelin, şu imar rantlarıyla ilgili sağlam bir vergi kanunu çıkaralım.
Bu imar rantlarıyla ilgili, ta ilçesinden iline kadar belediye meclislerinde parti fark etmeksizin oy birliğiyle kabul edilen çok yanlış işler var. Çok büyük haksız kazançlar var. Bu haksız kararlara aracılık edenler, bu kayıt dışı rantın dağıtımında rol oynayanlar var. Bunları herkes biliyor. Belki de insanlar konuşamıyordu. Ben buradan artık herkesi konuşmaya da davet ediyorum. "Böyle kol kırılır, yen içinde kalır. Ya bu bizim partinin başkanı şimdi. Adam bir hata yapmış..." Yok öyle bir şey ya.”




