Saadet Partisi Antalya Milletvekili Şerafettin Kılıç, TBMM’de görüşülen Milli Parklar Kanunu teklifini eleştiri yağmuruna tuttu. Düzenlemenin ilk bakışta koruma amacı taşıyor gibi görünse de satır aralarına bakıldığında bambaşka bir yönelimi açıkça ortaya koyduğunu savundu. Teklifin doğayı korumak yerine yönetilebilir, planlanabilir ve ekonomik getirisi olan bir alan olarak tanımladığını belirtti.
"DEVLETİN TEMEL GÖREVİ DOĞAYI İŞLETMEK DEĞİLDİR"
Doğanın yatırım başlığı olmadığının altını çizen Milletvekili Kılıç, “Ormanlar, sulak alanlar ve milli parklar bütçe açığını kapatacak araçlar olarak görülemez. Devletin temel görevi doğayı işletmek değil; onu bütünlüğü ile koruyarak gelecek kuşaklara devredecek bir hukuk ve yönetim düzeni kurmaktır” dedi.

"İDAREYE YARGISIZ YIKIM YETKİSİ VERİLİYOR"
Teklif ile birlikte idareye yargısız yıkım yetkisinin verileceğini aktaran Kılıç, “Kaçak yapıların yıkımı hiçbir yargı kararı olmadan derhal yapılabilecektir. Savunma hakkı yok, itiraz yok, mahkeme yok. Bu düzenleme mülkiyet hakkını ve yargı güvencesini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Anayasa Mahkemesi açıkça belirtmiştir ki yıkım gibi geri dönülmez işlemler mutlaka etkili başvuru yollarına açık olmalıdır. Ama bu teklif idareye yargısız yıkım yetkisi vermektedir. Bu hukuk devleti değil, idari güç devleti anlayışıdır” sözleri ile kanun teklifini kabul etmediklerini dile getirdi.
“DOĞA TİCARİLEŞTİRİLEBİLİR BİR ALAN OLARAK ELE ALINMAKTADIR”
Konuyu Meclis gündemine getiren Milletvekili Kılıç, şu ifadelere yer verdi:
“Bugün önümüze getirilen Milli Parklar Kanunu teklifi, ilk bakışta doğayı korumayı amaçlayan bir düzenleme izlenimi verse de satır aralarına bakıldığında bambaşka bir yönelimi açıkça ortaya koymaktadır. Bu teklif, korumayı merkeze alan bir anlayışın değil; kullanım, yatırım ve ekonomik getiriyi esas alan bir yaklaşımın ürünüdür. Doğa, korunması gereken ortak bir miras olarak değil; yönetilebilir, planlanabilir ve ticarileştirilebilir bir alan olarak ele alınmaktadır.

“DOĞAYI DEĞER ÜRETMESİ GEREKEN BİR KAYNAK GİBİ TANIMLAMAKTADIR”
Yönetimsel etkinlik ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi kavramlar, koruma politikasının asli amacını perdeleyen bir dil olarak kullanılmakta; böylece kamusal sorumluluk yavaş yavaş piyasa mantığına devredilmektedir. Bu yöneliş, milli park anlayışını bilim temelli korumadan uzaklaştırmaktadır. Doğayı kendi başına değeri olan bir varlık olmaktan çıkarıp değer üretmesi gereken bir kaynak gibi tanımlamaktadır.
“DOĞA YATIRIM BAŞLIĞI DEĞİLDİR”
Oysa doğa yatırım başlığı değildir. Bilanço kalemi değildir. Gelir kalemi hiç değildir. Ormanlar, sulak alanlar ve milli parklar bütçe açığını kapatacak araçlar olarak görülemez. Devletin temel görevi doğayı işletmek değil; onu bütünlüğü ile koruyarak gelecek kuşaklara devredecek bir hukuk ve yönetim düzeni kurmaktır.
“ÇEVRE YÖNETİMİ HUKUKİ GÜVENCELERDEN ÇIKARILIP İDARİ KEYFİYET ALANINA SÜRÜKLENMEKTEDİR”
Önümüzde bulunan bu teklif ise korumayı güçlendiren bir adım olmaktan ziyade, koruma kavramının içini boşaltan ve anlayış değişikliğini kurumsallaştıran bir yön değişikliğini temsil etmektedir. Teklifin en tehlikeli yönü, doğa koruma alanında yetkinin giderek yasamadan yürütmeye, yürütmeden de dar bir bürokratik yapıya devredilmesidir. Daha önce bakanlık ya da cumhurbaşkanlığı onayı ile yapılan işlemler artık Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün takdirine bırakılmaktadır. Böylece çevre yönetimi hukuki güvencelerden çıkarılıp idari keyfiyet alanına sürüklenmektedir.

Planlama, yapılaşma, yıkım, izni ve gelir düzenlemeleri kanunla değil yönetmeliklerle belirlenecektir. Oysa Anayasa çok açıktır: Yasama yetkisi devredilemez. Yürütme kanuna bağlıdır. Bu teklif ise kanunla düzenlenmesi gereken temel alanları ikincil mevzuata bırakmakta, hukuk devletini zayıflatmaktadır.
“KORUMAYI DEĞİL GELİR ÜRETİMİNİ ÖNCELEYECEKTİR”
Teklifin gerekçesinde sık sık doğa temelli turizm ve ekonomik getiri vurgusu yapılmaktadır. Yani koruma ve kullanım aynı kefeye konulmakta, hatta kullanım öne çıkarılmaktadır. Oysa Anayasa’nın 56. maddesi devlete açık bir görev vermiştir: Sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkını korumak. Doğayı mali sürdürülebilirlik adı altında gelir kaynağına dönüştürmek, doğa korumayı kamu hizmeti olmaktan çıkarıp ticari faaliyete indirgemektir. Döner sermaye gelirleri ile finanse edilen bir doğa koruma modeli, korumayı değil gelir üretimini önceleyecektir.

“BU TEKLİF İDAREYE YARGISIZ YIKIM YETKİSİ VERMEKTEDİR”
Daha da vahimi şudur: Kaçak yapıların yıkımı hiçbir yargı kararı olmadan derhal yapılabilecektir. Savunma hakkı yok, itiraz yok, mahkeme yok. Bu düzenleme mülkiyet hakkını ve yargı güvencesini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Anayasa Mahkemesi açıkça belirtmiştir ki yıkım gibi geri dönülmez işlemler mutlaka etkili başvuru yollarına açık olmalıdır. Ama bu teklif idareye yargısız yıkım yetkisi vermektedir. Bu hukuk devleti değil, idari güç devleti anlayışıdır.

“BU YASA HUKUK DEVLETİNİ ZAYIFLATMAKTADIR”
Bu teklif sadece çevreyi değil; tarımı, suyu, kırsal yaşamı ve gelecek kuşakların hakkını da tehdit etmektedir. Sonuç olarak bu yasa hukuk devletini zayıflatmaktadır. Bilimi geri plana itmektedir. Katılımı dışlamaktadır. Koruma yerine kullanımı teşvik etmektedir. Doğayı kamu yararı olmaktan çıkarıp gelir kalemine dönüştürmektedir. Biz doğayı bir yatırım dosyası, bir proje alanı, bir gelir kalemi olarak değil; bize emanet edilmiş ortak bir miras olarak görüyoruz. Milli parklar şirket mantığıyla değil, kamu yararı ve bilimsel sorumluluk esas alınarak yönetilmelidir. Çünkü bu alanlar bugünün ihtiyaçlarına göre şekillendirilecek ticari mekanlar değil; gelecek kuşaklara eksiksiz aktarılması gereken yaşam alanlarıdır.

“DEVLETİN GÖREVİ DOĞAYI PAZARLAMAK DEĞİL”
Devletin görevi doğayı pazarlamak değil; onu koruyacak hukuki ve kurumsal yapıyı güçlendirmektir. Bu nedenle önümüzdeki bu teklif, doğayı korumak için değil; doğayı dönüştürmek, yeniden tanımlamak ve ekonomik bir araca indirgemek için hazırlanmıştır. Bu anlayış doğayı hak sahibi bir varlık olmaktan çıkarıp üzerine tasarruf edilecek bir nesne haline getirmektedir.
“TEKLİFE KARŞI ÇIKIYORUZ”
Biz buna itiraz ediyoruz. Doğayı rant alanı olarak değil yaşam alanı olarak gören herkes adına, ormanı yalnızca ağaç olarak değil bir bütün olarak ekosistem kabul eden herkes adına, çocuklarımıza betonlaşmış koruma alanları değil sağlıklı bir doğa bırakmak isteyen herkes adına bu teklife karşı çıkıyoruz.”




