Doyran’ın antik teraslarında ve zeytinyağı işliklerinde bir yolculuk. Yapay zekâ, Antalya’nın dilsiz taşlarını konuşturabilir mi? Kültürel mirasın dijital geleceğine dair bir saha analizi.

Geçen gün şehrin o bitmek bilmeyen gürültüsünü arkamda bırakıp Doyran tarafına Arkeolojik Geziye katıldım. Hani o bildiğimiz, önünden geçip gittiğimiz ama derinliğine pek bakmadığımız o yamaçlara. İn Önü mevkii taraflarında, sarp kayalıkların arasına gizlenmiş o eski yerleşimin içinde yürürken, ayağım bir taş kabartmaya takıldı. Durdum. Sustum. Dağın sessizliğiyle, binlerce yıl önce o taşı oraya oyan adamın emeği arasında bir yerde asılı kaldım.

Orada, o güneşin altında parlayan tarım teraslarını, zeytinyağı işliklerini izlerken aklımda tek bir soru dönüp duruyordu: Biz bu devasa mirası sadece "eski taşlar" olarak mı göreceğiz, yoksa yapay zekânın o soğuk ama keskin zekâsıyla bu dilsiz tarihi konuşturabilecek miyiz?

Sahada durum, müze salonlarındaki o steril havadan çok farklı. Doyran’da o terasların üzerinde yürürken, toprağın hala bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissediyorsunuz. Zeytinyağı işliklerindeki o devasa taşlar, zamanında bu şehrin nasıl bir üretim merkezi olduğunun sessiz tanıkları. Bugün "akıllı tarım" diye pazarladığımız şeyin atası aslında tam orada, o taşların oyuklarında duruyor. Bin yıl önce yağ çıkaran adamın doğayla kurduğu o muazzam dengeyi, biz bugün algoritmalarla yeniden kurmaya çalışıyoruz.

Bence asıl mesele şu:

Yapay zekâ (AI) denilince hepimizin aklına robotlar, uçan arabalar geliyor. Ama ben o gün o yamaçlarda şunu hayal ettim: Bir AI modelinin, o aşınmış, yüzü silinmeye yüz tutmuş kabartmaları analiz ettiğini düşünün. Gözümüzün seçemediği o mikro detayları yakaladığını, o taşın hangi elden çıktığını, hangi mevsimde yontulduğunu bize söylediğini... Ya da o tarım teraslarının bin yıl önceki verimlilik haritasını çıkardığını. İşte o zaman teknoloji, "havalı bir oyuncak" olmaktan çıkıp, kimliğimizin bir parçası haline gelir.

Burada duruyorum ve bir gerçeğin altını çiziyorum. Antalya’nın bu saklı hazineleri sadece turizm objesi değildir. O zeytinyağı işlikleri, bu coğrafyanın direnç kodlarıdır. Bugün iklim krizi kapıdayken, atalarımızın o sarp yamaçlarda suyu nasıl yönettiğini, o terasları nasıl inşa ettiğini anlamak için yapay zekâya ihtiyacımız var. AI bize sadece "geçmişte ne olduğunu" değil, "gelecekte nasıl hayatta kalacağımızı" da söyleyebilir.

Çünkü.

Hafızasını kaybeden bir şehir, yönünü de kaybeder.

Peki, bu kadar imkân varken neden hala "eski taş" muamelesi yapıyoruz bunlara? Geçen gün o işliklerin başında otururken düşündüm; bir aplikasyon düşünün, telefonunuzu o taşa tutuyorsunuz ve AI size sadece tarihini anlatmıyor, o taşın içindeki oyağın ne kadar zeytin işlediğini, o günkü rekolteyi, bölgenin o zamanki bitki örtüsünü canlandırıyor. Masal anlatmıyor, veriyle gerçeği birleştiriyor.

Dürüst olayım.

Kültürel mirası "dijitalleştirmek" demek, her yere ekran koymak demek değildir. Aksine, o ekranları aradan çıkarıp bizi o taşın ruhuna yaklaştırmaktır. AI destekli dijital arkeoloji, Doyran’daki o yalnız kalmış kabartmaları, tüm dünyanın "okuyabileceği" bir kitaba dönüştürebilir.

Ama bir risk var. Tarihi "romantize" etme tuzağı. Yapay zekâya "bize güzel bir geçmiş çiz" dersek, o da bize pürüzsüz, hatalardan arınmış, Hollywood yapımı bir antik kent sunar. Oysa bizim o taşın üzerindeki gerçek kire, o teraslardaki yorgunluğa ihtiyacımız var. Gerçeklikten kopan bir teknoloji, mirası korumaz; onu sadece bir illüzyona çevirir.

İşin özü şu: Doyran’daki o tarım teraslarında yürürken, binlerce yıl önceki bir "start-up"ın kalıntılarının üzerinde yürüdüğümüzü fark etmemiz lazım. O zeytinyağı işlikleri, zamanının en yüksek teknolojisiydi. Bugünün yapay zekâsı da bizim işliğimizdir. Eğer bu iki dünyayı birleştirebilirsek, Antalya sadece tatil yapılan bir yer değil, "zamanın kodlarının çözüldüğü" bir merkez olur.

Sonuçta. Biz bu topraklarda sadece kiracı değiliz, bu büyük hikâyenin bugünkü anlatıcılarıyız.

Yapay zekâ bize bu hikâyeyi anlatmak için muazzam bir mikrofon uzatıyor. O mikrofonu alıp Doyran’ın, Perge’nin, Termessos’un fısıltısını tüm dünyaya duyurmak bizim elimizde. Ben o gün o yamaçtan inerken cebimde bir avuç toprak, zihnimde ise bu dijital hayallerle döndüm. Gelecek, geçmişin üzerine doğru inşa edildiğinde gerçektir.