Size bugün garip ve keyifli bir hikaye anlatacağım. Ben bu hikayeyi okuduğumda çok keyif aldım umarım sizde alırsınız. Haita’nın gönlündeki gençlik hayalleri, ol­gunlukla deneyimin getirdikleriyle yer değiş­tirmemişti. Düşünceleri saf ve hoştu, çünkü hayatı basitti ve gönlü de hırstan arınmıştı. Güneşle birlikte kalkar, çobanların tanrısı, duyan ve hoşnut olan Hastur’un mabedine gidip orada dua ederdi. Bu dinsel törenini gerçekleştirdikten sonra Haita, ağılın kapısı­nı açar ve yolda, kesmiklerle yulaf çöreğini yi­ye yiye, arada bir de ağzına çiyin soğuttuğu birkaç böğürtlen atmak ya da vadinin orta­sındaki dereye katılıp, -neden bilmiyordu, ama- onunla birlikte akmak için tepelerden gelen sulardan içmek için dura dura neşeli bir ruh hali içinde sürüsünü otlağa çıkartır­dı. Uzun yaz günü boyunca koyunları, tanrı­ların onlar için büyüttüğü iyi çimleri kemirirler ya da ön bacaklarını göğüslerinin altına kıvırıp uzanarak geviş getirirlerken, Haita, bir ağacın gölgesine çekilip ya da bir kayanın üs­tüne oturup kamıştan kavalıyla öyle tatlı bir ezgi çalardı ki bazen, kendisini duymak için korudan başlarını uzatan küçük orman İlahlarını yakalardı tesadüfen göz ucuyla ama doğrudan onlara bakmaya kalktığında ortadan kayboluverirlerdi. Bundan çıkardığı önemli ders -koyunlarından birine dönüşmek istemiyorsa düşünebiliyor ve dolayısıyla da dersler çıkarabiliyor olmalıydı- mutluluğun, eğer aranmazsa gelebileceği, ancak aranırsa asla bulunamayacağı idi kendini asla göze görünür kılmayan Hastur’un lütuflarından sonra Haita’nın en değer verdiği şey, komşu­larının, ormanla derenin utangaç ölümsüzle­ rinin arkadaşça ilgisiydi. Gece çöktüğünde sürüsünü ağıla geri götürür, kapıyı kapadı­ğından emin olur ve dinlenip hayallere dal­mak için mağarasına çekilirdi. O karanlıkta genç kızın silueti loşlaşıp ayırt edilemez oldu. Hüzünlü ve si­tem dolu ses tonuyla şunları söylerken sesi sanki uzaklardan geliyor gibiydi: “Seni küs­tah, nankör genç! Öyleyse yanından bu kadar tez mi ayrılmalıyım? Hiçbir şeyle yetinemiyor musun, ebedi sözleşme böylesine mi çabuk bozulmalı? Gece çökmüştü tepelerde kurtlar uluyor ve korkuya kapılmış koyunlar Haita’nın ayaklarının dibine doluşuyorlardı. Haita, o anın içinde hayal kırıklığını unutup sürüsü­nü ağıla götürdü ve ibadet yerini onarıp, sü­rüsünü kurtarmasına izin verdiği için Hastur’a duyduğu minnetle ona kalbini açtı, son­ra da mağarasına gidip uyudu. ”Haita, ona her şeyi anlattı: Işık saçan genç kızla üç kere nasıl karşılaştığını ve kızın ken­disini üç kere nasıl terk edilmiş, harap bir halde bıraktığını. Aralarında geçen her şeyi, konuşularıların tek kelimesini bile atlamadan en ince ayrıntısına kadar anlattı. Bitirdiğinde, kutsal münzevi bir an için suskun kaldı, sonra da dedi ki: “Oğlum, öykünü dinledim, bu genç kızı tanıyorum. Diğer birçokları gibi onu ben de gördüm. O zaman bil ki, senin sormana izin bile vermeyeceği adı Mutluluk’tur. Ona doğruyu söylemişsin, insana gerçekleştiremeyeceği koşullar dayat­tığı için kaprisli olduğunu ve bütün o suçların terk edilmeyle cezalandırıldığını. O sadece aranılmadığında gelir ve sorgulanmaması ge­rekir. Bir merak belirtisinde bir şüphe işare­tinde, endişe dolu tek bir ifadede gider! Her seferinde uzaklara kaçmadan ne kadar kaldı yanında?” “Sadece tek bir an,” diye cevapladı Haita, itiraf etmenin verdiği utançla yüzü kızararak. “Her seferinde, onu tek bir an için kendimden uzaklaştırdım.” “Zavallı genç!” dedi kutsal münzevi, “dü­şüncesizlik etmeseydin iki an kalabilirdi yanında.”