Bazen bir sektörün hikâyesiyle insanların hikâyesi birbirine çok benziyor. Özellikle tarımda…
Bir şirket sadece sermayeyle kurulmuyor çünkü. İçinde umut oluyor, emek oluyor, gençlik oluyor, biraz inat, biraz hayal oluyor. Hele bunu kuranlar çoğunlukla ziraat mühendisi meslektaşlarımızsa, mesele sadece “ticaret” olmuyor. İnsan yaptığı işe duygusunu da katıyor.
Belki de bu yüzden tarım sektöründe şirketlerin ömrü sadece ekonomik krizlerle açıklanamıyor. Türkiye’nin ekonomik dalgalanmaları, artan maliyetler, plansızlık, piyasa baskısı elbette çok etkili. Ama bir yandan da insanların tükenmişliği, yalnızlığı, sürekli mücadele etmek zorunda kalması var. Çünkü tarımda iş sadece rakam değil; hava durumu, üretici psikolojisi, emek, borç, risk, belirsizlik… Hepsi iç içe.
Dışarıdan bakınca “şirket kapandı” deniyor. Ama aslında bazen bir insanın yıllarca taşıdığı hayal kapanıyor. O yüzden tarım sektöründe kapanan her işletmenin arkasında biraz kırgınlık, biraz yorgunluk oluyor.
Dünyada bazı şirketler kuşaklar boyunca yaşayabiliyor. Çünkü sistem biraz daha koruyucu, planlı ve sürdürülebilir ilerliyor. Türkiye’de ise özellikle tarım sektöründe insanlar çoğu zaman günü kurtarmaya çalışıyor. Uzun vadeli plan yapmak bile bazen lüks gibi kalıyor.
Bir de şu çok önemli bir gerçek var:
Bizim meslek biraz fazla duygusal gerçekten. Toprağa dokunan insan tamamen matematikle hareket edemiyor. Çünkü üretimin içinde canlılık var, emek var, insan ilişkisi var. Belki de bu yüzden birçok meslektaş ticari reflekslerden çok vicdanıyla hareket ediyor. Bazen bu güzel bir şey, bazen de insanı yoran tarafı oluyor.
Aslında anlatılan şey sadece şirketlerin ömrü değil; bir kuşağın tarımdaki mücadele hikâyesi gibi duruyor.
Belki de bu yazıyı yazmamın asıl nedeni tam olarak bu…
Son bir hafta içerisinde iki meslektaşımızı kaybettik. İkisi de bu sektörün içinden geçen, emek veren, mücadele eden insanlardı. İkisinin de kurduğu şirketler vardı. Hayalleri vardı. Büyütmek istedikleri işler, yapmak istedikleri planlar vardı.
Turgay Gülbulak da bu sektörün mücadele eden insanlarından biriydi.
Diğeri ise daha üniversitenin kapısından ilk girdiğimiz gün tanıştığım arkadaşım, Aytaç Akman… Daha 18 yaşındaydık belki. O yaşlarda herkes gibi bizim de geleceğe dair umutlarımız vardı. Meslekle ilgili hayaller kuruyorduk. Yıllar geçti, herkes kendi yolunda mücadele etti. Kimi şirket kurdu, kimi üretimin içinde kaldı, kimi ayakta durmaya çalıştı.
Bugün dönüp baktığımda şunu düşünüyorum; aslında konuştuğumuz şey sadece şirketlerin ömrü değilmiş. İnsanların yarım kalan planlarıymış biraz da. Kurulmak istenen hayatlarmış. Ertelenen hayallermiş.
Tarım sektöründe insanlar sadece iş kurmuyor çünkü. Ömrünü koyuyor ortaya. Gecesini, gençliğini, sağlığını koyuyor. Bazen başarıyor, bazen yoruluyor, bazen de hayat yetişmesine izin vermiyor.
Turgay Gülbulak’a da, Aytaç Akman’a da Allah’tan rahmet diliyorum.
Ailelerine, sevenlerine ve tüm meslek camiamıza sabır diliyorum.
Geride kalanlara da belki şu kalıyor:
Birlikte geçirilen yıllar, anlatılan anılar ve insanların ardından içimizde kalan o sessiz eksiklik…
Ve galiba zaman geçtikçe şunu daha iyi anlıyor insan;
Hayat bazen büyütmeye çalıştığımız şirketlerden, yetiştirmeye çalıştığımız işlerden, kurmaya çalıştığımız planlardan çok daha hızlı akıp gidiyor. Geriye ise çoğu zaman makamlar, şirket isimleri ya da ticari başarılar değil; bir insanın bıraktığı iz, kurduğu dostluklar ve hafızalarda kalan sesi kalıyor.
Belki de bu yüzden birbirimizi biraz daha fazla anlamaya, biraz daha fazla sahip çıkmaya ihtiyacımız var. Çünkü aynı sektörün içinde sadece çalışmıyoruz; aynı yükü taşıyor, aynı belirsizliklerle mücadele ediyor, aynı yorgunluğu hissediyoruz.
Tarımın içinde geçen hayatlar biraz birbirine benzer.
Toprak gibi… Sessizdir ama içinde çok şey taşır.