Herkese merhaba. Bugün yapay zekânın ürettiği sahte görüntülerden daha tehlikeli bulduğum bir ihtimali konuşmak istiyorum: Gerçek bir olayın, sırf birileri "Bu yapay zekâ" dediği için inkâr edilebilmesini.

Yarın başınıza gerçek bir olay gelse ve elinizde videosu olsa, bunun sizi korumaya yeteceğinden emin misiniz?

Telefonunuzla bir olayı kaydettiğinizi düşünün. Ortada bir tartışma, belki bir ihmal var. Görüntüyü paylaşıyorsunuz. Karşınızdaki kişi "Bu video deepfake" dediğinde ne yaparsınız?

Bu itiraz sosyal medyadaki tartışmayı hızla değiştirebilir. Birileri videonun altına "Yapay zekâ zaten her şeyi yapıyor" yazacak. Başkaları karşı çıkacak. O sırada ilk konuşulması gereken olay, yorumların arasında kaybolabilecek. Olaydan zarar gören kişi için bunun karşılığı hiç de küçük değil.

Elinizdeki kaydın orijinalini bulmanız, nerede çekildiğini göstermeniz, tanık aramanız istenebilir. Bunların yapılması yanlış değil. Bir videonun gerçekliğini kontrol etmek zaten gerekiyor. Beni rahatsız eden, sahtecilik iddiasının bazen hiçbir kanıt olmadan ortaya atılabilmesi ve bütün açıklama yükünün görüntüyü paylaşan kişiye kalması.

Gerçek videoyu inkâr etmek işe yarar mı?

İletişim araştırmalarında buna "liar's dividend", yani "yalancının kazancı" deniyor. Mantığı basit: İnsanlar yapay zekâ ile sahte video üretilebildiğini biliyor. Bu yüzden bir kişi, kendisini zor durumda bırakan gerçek görüntü için de "Beni taklit etmişler" diyebiliyor.

Mart 2026’da yayınlanan bir araştırmada Almanya'daki 182 katılımcıya iki Amerikalı siyasetçiden birinin gerçek videosu gösterildi. Sonrasında siyasetçinin özür dilediği veya videoyu deepfake diye reddettiği açıklamalardan biri sunuldu. İnkâr açıklamasını okuyanlar videonun değiştirilmiş olabileceğini daha çok düşündü. Siyasetçinin liderlik becerisine ilişkin değerlendirmeleri de daha olumluydu.

Araştırmanın ölçtüğü şey, görüntünün teknik olarak sahte olup olmadığı değildi. Katılımcıların görüntüye ve siyasetçiye nasıl tepki verdiğiydi. Bu ayrıntıyı önemsiyorum, çünkü çoğu zaman bir videoyu izlerken kendi kanaatimizi kanıt sanıyoruz. Tanıdığımız veya desteklediğimiz birinin sözünü, görüntünün kendisinden daha inandırıcı bulabiliyoruz.

Bu bulgu dikkat çekici ama tek başına herkesi açıklamıyor. Katılımcıların çoğu öğrenciydi. Üstelik 15 binden fazla Amerikalının yer aldığı araştırmada sahte haber suçlaması yazılı skandallarda işe yararken video kayıtları karşısında çoğunlukla etkisiz kaldı.

Bunu özellikle belirtiyorum. Herkesin bir "Bu yapay zekâ" sözüyle kandırıldığı sonucunu çıkarmak doğru değil. Fakat gerçek bir kaydın etrafında şüphe oluşturulabildiğini de görmezden gelemeyiz.

Türkiye'de bir görüntüye neden güvenelim?

Reusters Enstitüsü’nün 2026 Dijital haber Raporu’na göre Türkiye'de haberlere genel güven yüzde 28. Küresel ortalama yüzde 37. Buradaki oran haberlerin doğruluk payı değil, insanların haberlere ne kadar güvendiğiyle ilgili.

Bütün kullanıcıların kolayca kandırıldığını düşünmüyorum. Yine de haber güveni zayıfladığında video doğrulama sorumluluğunun önemi artıyor. Paylaşımı yapan hesabın adı, yorum sayısı veya videonun milyonlarca izlenmesi gerçeklik garantisi değil. Ne yazık ki paylaş butonuna basmak, kaynağı kontrol etmekten çok daha hızlı.

Sosyal medyada bir video gördüğümüzde çoğumuz önce kimin paylaştığına, görüntüde kimin bulunduğuna bakıyoruz. Bazen aynı kayda iki ayrı siyasi görüşten insanlar birbirine tamamen zıt anlamlar yüklüyor. Dezenformasyon böyle bir ortamda daha kolay yayılıyor. Görüntü gerçek olsa bile onu yayımlayan kişiye duyulan güvensizlik tartışmanın yönünü değiştirebiliyor.

Mart ayında Teyit’in incelediği Kuveyt örneği tam da bu nedenle ilgimi çekti. ABD'li bir askerin diz çöktüğü olayla bağlantılı görselde Google'ın SynthID filigranı tespit edildi. Bu işaret nedeniyle görsel yapay zekâ ürünü olarak değerlendirildi. Fakat başka açılardan çekilmiş videolar ve konum kontrolü, olayın gerçekten yaşandığını gösterdi. Görselin sonradan yapay zekâyla iyileştirilmiş olması ihtimali de vardı.

Bir doğrulama işareti bile yanlış bir kanaati güçlendirebiliyor. İnsanlar filigranı görünce olayın bütünüyle uydurulduğunu düşünebiliyor. Oysa fotoğrafı düzenlemek, videodan bir kareyi kesmek ve hiç yaşanmamış bir sahne üretmek farklı işlemler. Her birine aynı etiketi yapıştırmak doğru sonuç vermiyor.

Bir görselde filigran gördüğümde dosyanın geçmişini merak ediyorum. Hangi araç kullanılmış? Önceki sürümü var mı? Aynı anı başka biri de kaydetmiş mi? Bu soruların yanıtını bulmadan kesin konuşmak istemem.

Antalya'da yaşansa ne yapacağız?

Şimdi konuyu yaşadığım Antalya'ya getireyim. Şiddetli bir yağmurda bir sokağı su bastığını, bir vatandaşın müdahaledeki aksaklığı videoya aldığını düşünün. Kayıt yayımlanıyor, ardından birisi "Görüntüler sahte" diyor.

Yerel gazeteci ne yapacak? Çekim yerine gidecek, videonun ilk dosyasını isteyecek, başka vatandaşların kayıtlarını arayacak, ilgili kuruma ulaşacak. Bunlar işinin parçası. Ama küçük bir haber sitesinin her şüpheli görüntü için teknik uzman tutacak bütçesi olmayabilir. Olay doğrulanana kadar haberin yayımlanması gecikebilir.

Gazeteci olmayanlar da aynı sorunla karşılaşabilir. Trafik kazasını kaydeden bir sürücü, iş yerinde yaşadığı kötü muameleyi belgeleyen çalışan ya da bir hizmetteki ihmali gösteren tüketici de benzer bir itirazla karşılaşabilir.

Dijital kanıt güvenilirliği konusunda profesyonel destek almak gerektiğinde herkes aynı imkânlara sahip değil. Birine "Bu montaj" demek kolay. O iddianın doğru olup olmadığını araştırmak ise zaman alıyor; bazen para da gerekiyor.

Ben yapay zekâyı işimde her gün kullanan biriyim. Görsel hazırlarken, içerik üretirken sağladığı kolaylıkları biliyorum. Bu nedenle teknolojiyi yasaklamayı çözüm olarak görmüyorum. Fakat gerçek video doğrulama yöntemlerinin de daha erişilebilir olması gerektiğini düşünüyorum.

Böyle bir durumda vatandaşın yapabileceği şeyler de var. Mümkünse videonun ilk dosyasını saklamak, uygulamalar üzerinden tekrar tekrar gönderip kalite kaybına uğratmamak, tarih ve konum bilgilerini not etmek faydalı. Ancak bunları yapmak bir hukuk uzmanının ya da gazetecinin görevlerini vatandaşa yüklemek anlamına gelmemeli. Kaydı doğru saklayamayan birinin yaşadığı olay da araştırılmaya değer.

Kurumlar orijinal kayıtlarını korumalı. Haber merkezleri ihtiyaç duyduklarında ortak doğrulama imkânlarından yararlanabilmeli. Platformlar da bir içeriğin hangi işlemlerden geçtiğini daha anlaşılır biçimde gösterebilmeli. Yine de tek bir filigranla veya yazılım sonucuyla karar veremeyiz. Kaynağa, tarihe, konuma ve bağımsız kayıtlara bakmak zorundayız.

Benim kaygım, teknolojinin insanları kandırabilecek kadar gelişmesiyle sınırlı değil. Gerçeği yaşayan insanın, başına gelen olayı kanıtlamak için para, uzmanlık ve bağlantı aramak zorunda kalmasından endişe ediyorum. Çünkü gerçeğin ispatı yalnızca güçlülerin karşılayabileceği bir masrafa dönüşürse, haklı olmak yetmeyecek.

Bir gün başımıza gelen gerçek bir olayı bile kimseye inandıramazsak, bizi kim koruyacak?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.