Bebekler arasında cinsiyet ayrımı yapılmaya başlanması Avrupa’da 19.yüzyıla dayanmaktadır. Bu ayrım o dönemde çocuk yuvalarının kurulmasıyla başlar.

Esnaf, zanaatkâr, işçi olarak çalışan kadınlar ilk çocuklarının doğumundan sonra, yaşadıkları ekonomik sıkıntılar nedeniyle fabrikalarda çalışmaya başlayınca çocuklarını 4 yaşından itibaren çocuk yuvalarına vermeye başlamışlardır. Çocuk yuvalarında çocuklara oynatılan oyunlarla cinsiyet ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Kızlara bebekler, erkeklere askerler, arabalar verilmiş, böylece yuvalarda kızlar köşesi ve erkekler köşesi yaratılmıştır. 19.Yüzyılda her iki cinsin rolleri üzerinde gerçekten düşünülmeye başlanmış ve eğitimciler, laikler ve dindarlar kızları ilerideki annelik rollerine hazırlama çabasına girmişlerdir.

Kızlar yüzyıllar boyunca yalnızca aile içindeki rolleri için eğitilmişler ama bilgiye erişimleri engellenmiştir. Oğlanlar büyüdüklerinde seçkinler arasında yer alacakları için bilgiye erişimleri şart olarak görülmüş, kızların ise geleceği baştan çizilmiş, kızlar geleceğin anneleri, eşleri ve ev kadınları olarak görülmüştür. Ortaçağın sonlarına kadar kızlar eğitimlerini evde annelerinden almışlardır. Ortaçağda gizemli, bedensel bilgilerin sırrına ermiş güçlü ve tehlikeli kadın figürü olan cadıdan korkulmaya başlanmış, kilisenin çocuk eğitim işini ele alması kararlaştırılmış ve kiliselerde papazların oğlanlarla ilgilendiği, rahibelerin kızlarla ilgilendiği okullar açılmaya başlanmıştır.

Rönesansla birlikte manastıra kapanmayan ve bilgiye erişim için çabalayan, okuyan yazan kadınlar görülmeye başlar. Günümüzde ilk feminist metinlerden biri olarak kabul edilen La Cit’e des Dames’in yazarı Christine de Pisan, eserlerinde kadınları kültür ve eğlence mekânlarında kendi aralarında zaman geçirirken, odalarına kapanıp yazarken betimler.

Görüldüğü üzere sadece bizim kültürümüzde değil dünyada da kadınlar bir dönem, çocukluklarından itibaren annelik, eşlik ve ev kadınlığı rolleri arasına sıkıştırılmış, kadınlar için başka bir dünya mümkün olmamış, erkeklerin dünyasında kadınlar nesne haline getirilmiştir.

Çocukluğumuzdan itibaren ileride iş hayatımız da olsa ev kadını ve anne olacağımız gerçeğiyle ev işlerini daha çocukluktan başlayarak öğretilerek büyütüldüğümüz, eve gelen misafirin evin temiz olmamasında evin genç kızını sorumlu tutup ayıplayacağı söylemleriyle yaşadığımız genç kızlık yıllarımız, bu rollerin üzerimize yüklendiği örneklerden yalnızca bazılarıdır. Bu örneklerin sonrası, evlendikten sonra kadının iş yaşamı dışında ev işleri ve annelik görevleri arasında kaldıramayacağı yükler altına girmesi, erkeğin ise yalnızca iş yaşamının gerektirdiği sorumlulukları yüklenip evdeki işler ve ebeveyn sorumluluğunu göz ardı etmesi, bu durumun da erkeğin iş yaşamında da kariyer fırsatlarına kadından daha fazla ulaşabilmesi, iş yaşamındaki fırsat eşitsizlikleridir.

Günümüzde büyükşehirlerde genç kadınların daha ileriki yaşlarda evlendikleri, bu sürece kadar iş ve kişisel gelişim olanaklarında yükselerek belli bir aşama kaydettikleri, evliliği tercih ettiklerinde ise ev işleri ve ebeveynlik görevleri konusunda eşitlik sağlayabildikleri eşleri tercih ettikleri gözlemlenmektedir. Bu örnekler umut vaad etse de hala iç kesimlerde ve doğu illerinde maalesef ki yukarıda bahsettiğimiz cinsiyet eşitsizlikleri, kadının iş yaşamı dışında eş, anne ve ev kadını rolleri arasında sıkışıp kaldığı ve bu rollerin getirdiği sorumluluklar altında ezildiği, erkeğin ise yalnızca iş hayatının gerektirdiği sorumluluklarla hayatına devam ettiği örnekleri, iş yaşamında kadın ve erkek arasındaki fırsat eşitsizlikleri sıklıkla yaşanmaktadır. İş yaşamında olmayan kadının ise evde söz hakkının olmadığı, pasifleştirildiği, ekonomik, psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet gördüğü oldukça yaygındır.

Günümüzde hala kadın boşanmak ve yeni bir hayat kurmak istediği için öldürülmektedir. Kadınlar maalesef ki en temel hak olan yaşam hakkı için mücadele etmek zorundalardır. Şiddete uğrayan kadınlar yalnızca ev kadınları değil, iş ve kariyer sahibi kadınlar da eşleri tarafından fiziksel, psikolojik , ekonomik ve cinsel şiddete maruz bırakılmaktadır.

Daha çocuk yuvalarında iken cinsiyet ayrımcılığına maruz bırakılarak büyütülen, evde anneleri tarafından ev kadını, eş ve annelik görevleri sarmalında eğitilen, bilimin ve ilmin ışığından uzak tutulan, sorgulamayan, sakin ve pasif olmasının makbul olduğu öğretilen kadınlar yetişkin birer kadın olduklarında ve kendilerinin yetiştirip sorgulamaya başladıklarında nasıl bir toplumsal kodun içinde olduklarını ve yaşadıkları ayrımcılıkları fark ettiklerinde mücadele edecekleri ne çok şey olduğunu görmektedirler. Kendi yaşadıkları ayrımcılıkları kızlarına yaşatmamak adına radikal kararlar almakta, düzenin bir şekilde değişmesi bilinciyle önce renk ayrımcılığına ve sonrasında oyuncaklarda cinsiyet ayrımcılığına karşı durarak bu düzene karşı bir duruş sergilemektedirler. Bir tarafta kadınların yaşam hakkı varken renklere, oyuncaklara, kadın-bayan sözcüklerine takılmayın dediğinizi duyar gibiyim. Unutmayın ki kadınların günümüzde şiddete uğraması, tecavüze uğraması ve öldürülmesi geçmişten günümüze gelen kadın erkek eşitsizliklerinin, toplumsal ayrımcı kodların, kadını ikinci sınıf olarak gören ataerkil anlayışın bir sonucudur.

Kadının yaşam hakkı için mücadele etmek zorunda bırakılmadığı, iş yaşamında fırsat eşitsizliklerinin son bulduğu, ev işlerinin ve ebeveynlik rollerinin kadın ve erkek arasında eşit bir şekilde paylaşıldığı, kız çocuklarının eğitimlerine istedikleri kadar devam edebildiği, kız çocuklarının erken yaşlarda evlendirilmediği umut vaat eden günlerde 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlayabilmek ümidiyle…