Panoptikon sözcüğü, günümüzde konuştuğumuz sosyal medya dünyasından çok daha eski, tam bir çılgın mimari proje öyküsüne dayanıyor. Adım adım anlatmaya çalışayım.
Panoptikon sözcüğü antik Yunancadan geliyor ve iki sözcüğün birleşmesinden oluşuyor. Pan, ‘bütün, her şey’ demek. Optikon ise, ‘görmek, gözlemek" anlamına gelen optikos sözcüğünden geliyor.
Her şeyi gören…
Bütünsel görüş...
Yunan mitolojisinde hiç uyumayan ve her yerinde yüzlerce gözü olan ‘Argos Panoptes’ adında dev bir canavar figürü vardır. Sözcük kökeni biraz da bu mitolojik devden besleniyor.
Bu kavramı ilk kez 1785 yılında İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham ortaya attı.
Bentham, bir hapishane tasarımı hayal etti. Amacı, en az gardiyanla en çok mahkumu kusursuz bir şekilde kontrol altında tutmaktı.
Daire şeklinde bir binada duvarlar boyunca dizilmiş tek kişilik mahkum hücreleri vardı. Her hücrenin hem içeriyi aydınlatmak için dışarıya bakan bir penceresi hem de avluya bakan demir parmaklıkları bulunuyordu.
Avlunun tam ortasında, sistemin merkezinde yüksek bir gözetleme kulesi yer alıyordu. Kulenin pencerelerinde özel panjurlar ve aynalar bulunuyordu.
Mahkumlar, kulenin içindeki gardiyanı asla göremezken; gardiyan, ışık oyunları sayesinde her mahkumun hücredeki her hareketini net bir şekilde görebiliyordu.
Mahkum, kuledeki gardiyanın o an gerçekten kendisine bakıp bakmadığını asla bilemiyordu.
Gardiyan kahve mi içiyor, uyuyor mu, başka bir hücreye ya da mahkuma mı bakıyor?..
Acaba?..
Mahkum, her an izleniyor olabilirim korkusuyla, kulede gardiyan olmasa bile kurallara uymak zorunda kalıyordu.
Yani mahkum bir anlamda kendisinin gardiyanı oluyordu.
Panoptikon, zamanla sadece bir hapishane modeli olmaktan çıktı ve toplum bilimcilerin, filozofların, iş dünyasının en sevdiği benzetmelerden biri haline geldi. Yaşamın farklı alanlarına uyarlandı ve sıklıkla kullanılır hale geldi.
Foucault’nun deyimiyle; Panoptikon, sadece hapishanelerde kalmadı, modern toplumun her yerine yayıldı.
Fabrikalarda işçilerin ortasında durup herkesi izleyen şefler bu mantıktan yola çıkılarak yerleştirildi.
Okullarda sıraların dizilişi, öğretmen kürsüsünün yüksekte olması ve herkesi görmesi, bireyleri sıraya sokmak ve itaatkar hale getirmek amacıyla tasarlandı.
Bugünkü tasarım ise hepsinden daha geniş, daha bağlayıcı ve ikna edici. Dijital Panoptikon çağında ortada beton bir kule yok. Kule, cebimizdeki akıllı telefon, içinde yaşadığımız sosyal medya dünyası.
Klasik panoptikonda bir zorlama ve kapatılma söz konusuyken, dijital panoptikonda gönüllülük esastır.
Konumumuzu açar, fotoğraflarımızı yükler, beğenilerimizi paylaşır ve kendi isteğimizle gözetleme kulesini besleriz. Hepimiz gönüllüyüz.
Tarayıcı geçmişimiz, tıkladığımız reklamlar, dijital ayak izlerimiz ve hatta bir videoyu kaç saniye izlediğimiz gibi mikro veriler sürekli kaydedilir. Gözetleyen kişi görünmezdir. Bugün için büyük teknoloji şirketleri veya devletler...
Dijital panoptikon bizleri sadece izlemekle kalmaz, veriye de dönüştürür.
Hakkımızda bir çeşit profilleme çalışması yapılır. Tüketim alışkanlıklarımız, siyasi eğilimlerimiz ve zaaflarımız analiz edilerek dijital ikizlerimiz çıkarılır.
Öyle ki, kişisel deneyimlerimiz davranışsal veriye dönüştürülerek reklam verenlere satılan birer meta haline gelir. Gördüklerimiz, okuduklarımız hatta klavyede tuş vuruş ritmimiz bile..
Bu çağ, sadece ne yaptığımızı izlemez; ne yapacağımızı da şekillendirmeyi ister.
Bunun için algoritmik yönlendirme mekanizmaları kullanılır. Sosyal medyada önümüze düşen ‘keşfet’ içerikleri ve onlarca başka şey, aslında neyi düşüneceğimizi ve neyi satın alacağımızı bize söylerler.
İzlendiğimizi ve manipüle edildiğimizi içten içe bilmemiz, otokontrol sağlar. Kendimizi kısıtlarız. ‘Beğeni’ ihtiyacı ise baskı haline gelir.
Sosyal medyadaki görünürlük arzusu ve linç kültürü, bizleri tıpkı panoptikondaki mahkumlar gibi sürekli kendimizi denetlemeye zorlar.
Toplumsal kabul görmek için sistemin kurallarına uyum sağlarız.
Klasik panoptikon itaatkar bedenler üretmeyi amaçlarken, dijital panoptikon itaatkar zihinler üretir. İtaatkar ve hiç durmadan tüketen…
Duvarların olmadığı, parmaklıkların ekranlardan ibaret olduğu bu yeni çağda, izlendiğimizin farkında olsak da bundan kaçamayacak kadar sisteme entegre olmuş durumdayız.
‘Sosyal Kredi’mizin tıpkı banka kredi puanımız gibi yükselmesinin ve bunun getireceği kazanımların peşinde koşarken, bir kaç küçük ‘Davranışsal Manipülasyon’u da fazla kafaya takmaya gerek var mı?
Klasik Panoptikon’da gardiyanın bizi izleyip izlemediğini bilemediğimizden sürekli izlendiğimizi var sayarak sınırları aşmama yolunu seçiyorduk. Dijital Panoptikon’da ise izlenmeme olasılığımızın var olmadığını bilerek süreçlere uyum sağlıyoruz. Kendi kendimizin gardiyanı oluyoruz. Bazı küçük ödüllerle de teşvik ediliyoruz.
‘Gelecek’ işte böyle geliyor.