Teknolojideki gelişmeler baş döndürücü bir hızla
ilerlerken çocuklarımız da bu gelişmelere aynı hızla ayak uyduruyor. Bu
gelişmelerin hayatımızı kolaylaştırdığı tartışılmaz bir gerçek. İnsanlığa pek
çok yarar sağladığı da ortada. Ama her getirinin bir götürüsü olduğu da
unutulmamalıdır. Çocuk olduğum yılları düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum.
Hangi yıllar mı? SMS’in, MMS’in olmadığı, pulların yalanarak zarf arkalarına
yapıştırıldığı yıllardan bahsediyorum. Dükkân önlerine duvarlar boyu sıralanan
“tebrik kartları” nın büyük bir zevkle, gönderilecek kişiye göre seçildiği
yıllardan yani… Başkalarının senin adına hazırlamadığı, seninde internetten
kopyala-yapıştır yöntemiyle çoğaltarak aynı mesajı tüm tanıdıklarına göndermediğin
yıllardı. Tebrik kartını seçmekte bir emekti o yıllarda, arkasına kendi
mesajını yazmak ta. Daha aileler çekirdekleşmemişti o yıllarda. Üst kattaki
komşu da, çocukların gürültüsünden şikayetçi değildi. Tüketim ekonomisi bu
günkü gibi pompalanmıyordu. İnsanların vadesiyle öldüğü yıllardı. Trafikte bu
kadar yoğun değildi, trafik kazaları da… Ve kazalarda ölenlerde… Ölenler için
kalp krizi, beyin kanaması, kanser vb. ölüm sebeplerinin yerine “vadesi yetti”
deniliyordu sıklıkla. Kaderin ve kadere inanmanın hakim olduğu yıllardı. Ne
doğum kontrolü için bu kadar para harcanıyordu, ne de doğum yapmak için. “Tüp
Bebek” (suni tohumlama) bilinmiyordu daha. Her şey Allah’ın takdiriydi.
Sünnetçilerin “Fenni” olduğu yıllardı. Ekin denirdi tarladaki buğdaya. Orak ya
da tırpanla biçilirdi o yıllarda. Tarlanın büyüklüğüne göre üç-dört günde
biçilirdi komşuların yardımıyla. Erkekler biçer, kadınlar deste eder,
çocuklarsa su taşırdı çalışanlara. Deste edilen ekinler öküzlerin çektiği
kağnılara “anadut”larla yüklenerek harman yerine getirilirdi. Motorlu araç
sesleri yerine kağnı gıcırtıları vardı o yıllarda. “Meses” denirdi öküzleri
sürmek için kullanılan uzun sopaya. Ucunda “sakıt” denilen ucu sivri demirler
olurdu genellikle. Öküzler yorulunca kağnılara “dayak” atılırdı durdurulup
öküzler dinlensin diye. Harman yerine getirilen ekinler üst üste yığılarak
büyük harmanlar yapılırdı. Yağmur yağdığında üzeri örtülür dindiğinde açılırdı.
Harman yerinde yüzlerce komşu harmanı bulunurdu. Köyün hepsi harman yerinde
olurdu o mevsimde. “Döven” ya da “gem” denilen el yapımı araçları öküzler
çekerdi harmanı sürmek için. Geme binmek büyük bir zevk olurdu biz çocuklar
için. Gem sürme işi bittiğinde dövülen saplar toplanırdı “yaba” denilen
parmaklı küreklerle. “Cec küreği” denilen tahta kürekler kullanılırdı sonra.
Harman savurmak için rüzgâr beklenirdi günlerce. Bu iş için en müsait zaman
sabahın erken saatleri ve akşamın alacası olurdu genellikle. Diğer vakitlerde
rüzgâr pek olmadığından harman başı sohbetleri yapılırdı herkesin katıldığı.
Yemekler orda yenir, çaylar orda içilir, yataklar orda serilirdi. Ateşler
yakılıp buğday ve nohut kavrulurdu çerez niyetine. İnsan eli fazla değdiğinden
mi? Yoksa bunca çalışmaya sevgisini, birliğini, beraberliğini kattığından mıdır
bilinmez, tadı-lezzeti bir başka olurdu yiyeceklerin. Kışlık yiyecekleri hazır
olmanın huzuru ile diğer işlerine devam ederdi insanlar. Hayatı yakalamak, güne
yetişmek gibi kaygıları yoktu insanların. Hayatı yaşamaktı gayeleri. Şimdiki
gibi hayat onları yaşamazdı.
Her işte birlikte olmak, birlikte yapmak anlayışı hakimdi bu günkü
bölünmüşlüğün aksine. Tarım ürünlerinde hal böyle iken, hayvan ürünleri ve
kışlık yakacağın hazırlanışı da farklı değildi bir başka yazının konusu olarak.
Bu pencereden bakıldığında çocukluğumu, çocuk olduğum yılları özlüyorum netice
olarak.