Zangoç, Milford kilisesinin avlusunda dikilmiş, çanın ipine var gücüyle asılıyordu. Köyün ihtiyarları sokağın oradan iki büklüm geliyorlardı. Çocuklar, yüzleri pırıl pırıl, anne babalarının yanı sıra şen şakrak ilerliyor, kimileri de pazar giysilerinin gururu içinde ağırbaşlı bir edayla yürüyorlardı. İki dirhem bir çekirdek bekârlar, güzel kızlara kaçamak bakışlar fırlatıyor, Sebt gününün parlak ışığının onları hafta içinde olduklarından daha da güzelleştirdiğini geçiriyorlardı akıllarından. Kilisenin avlusu iyice kalabalıklaşınca, zangoç gözünü Muhterem Bay Hooper’ın kapısından ayırmadan bir kez daha çanın ipine asıldı. Papazın görünmesiyle çanın susması bir oldu. Zangoç, şaşkınlık içinde, “O da ne, aziz Vaiz Hooperımızın yüzünde ne var öyle?” diye bağırdı. “Demek sonunda sen de hissettin?” dedi Bay Hooper kedere bürünerek. Genç kadın yanıt vermeden eliyle gözlerini kapattı ve odadan çıkmak üzere döndü. Papaz öne atılıp kolunu yakaladı. “Bana karşı sabrın tükenmesin, Elizabeth!” diye haykırdı kendinden geçmişçesine. “Bu peçenin bu dünyada ikimizin arasında durması gerekse bile terk etme beni. Benim ol, öbür dünyada yüzümde hiçbir peçe olmayacak, ruhlarımızın arasına hiçbir karanlık giremeyecek! Ölümlülere mahsus bir peçe bu – sonsuza kadar kalmayacak yüzümde. Ah! Bilemezsin ne kadar yalnızım, siyah peçemin ardında yalnız kalmaktan ne kadar korkuyorum. Beni sonsuza kadar bu yürekler acısı belirsizliğin içinde bırakma!” Muhterem Bay Clark böyle dedi ve onca yıllık sırrı gün yüzüne çıkarmak için öne eğildi. Ama birden canlanarak izleyenlerin ağzını açık bırakan Peder Hooper, ellerini yatak örtüsünün altından çıkarıp sımsıkı siyah peçenin üstüne bastırdı hani, Westbury papazı ölmekte olan bir adamla uğraşmaya kalkacak olsa, karşı koyması işten değildi. “Asla!” diye haykırdı peçeli papaz. “Hayatta olmaz, asla!” “Seni kara yüzlü ihtiyar!” diye bağırdı Papaz Clark yüreği yerinden oynayarak. “Ruhunda nasıl bir korkunç günahla son nefesini veriyorsun?” Peder Hooper belli belirsiz inildedi gırtlağından bir hırıltı geldi ama müthiş bir çabayla son bir kez konuşabilmek için sanki hayata sımsıkı tutunurcasına ellerini ileriye uzattı. Dahası yatağında doğrulup ölümle sarmaş dolaş oturdu bu son anda, siyah peçesi, bir ömür boyunca saldığı dehşetin ürkünçlüğüyle hâlâ yüzünden aşağıya sarkıyordu. Üstelik yüzünde sık sık belirir gibi olan o hayal meyal, hüzünlü gülümseyiş sanki belirsizliğinden sıyrılmış, Peder Hooper’ın dudaklarında geziniyordu. Peçeli yüzünü, çevresinde toplaşan, sapsarı kesilmiş yüzlerle kendisini izleyenlere çevirerek, “Neden yalnızca bana baktığınızda zangır zangır titriyorsunuz?” diye bağırdı. “Birbirinize baktığınızda da titresenize! Erkekler köşe bucak kaçtılar benden, kadınlar azıcık olsun acımadılar bana, çocuklar beni görünce çığlıklar atarak çil yavrusu gibi dağıldılar! Sırf bu siyah peçem yüzünden, öyle mi? Şu tül parçasını simgelediği sırdan başka ne bu kadar korkunç kılmış olabilir ki? Dost dosta, sevgili gözü gibi sevdiğine yüreğinin en gizli köşesini açar da, insanoğlu günahının sırrını tiksinç bir biçimde içine gömer, Yaradan’ının gözünden kaçırmaya çalışır sonra da tutar, ardında yaşadığım ve öleyazdığım simge yüzünden benim bir canavar olduğuma hükmeder! Çevreme bakıyorum ve biliyor musunuz ne görüyorum: Her yüzde bir Siyah Peçe!” Onu dinleyenler birbirlerinden korkarak birbirlerinin yüzüne bakmaktan kaçınırken, Peder Hooper sırtüstü yatağına yığıldı, bu peçeli ölünün dudaklarında belli belirsiz bir gülümseyiş kaldı. Peçesini çıkarmadan tabutuna koydular ve peçeli ölüsünü toprağa verdiler. O mezarın üstünde yıllar boyunca otlar boy attı ve soldu, mezar taşını yosun bürüdü ve Bay Hooperımızın yüzü toprak oldu ama bu yüzün o Siyah Peçe’nin ardında çürüdüğü düşüncesi hâlâ korku salar yüreklere!