Cumartesi günü Antalya sokaklarında dikkat çekici iki ayrı yürüyüş vardı.
Bir yanda Altın Portakal kortejini izlemek için saatler öncesinden caddeleri dolduran binlerce Antalyalı, diğer yanda mesleki sorunlarını ve basın özgürlüğü taleplerini görünür kılmak için sokağa çıkan gazeteciler…
İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu iki görüntünün aslında ortak bir noktası var.
Kortej boyunca insanlar sanatçıları görmek, onlarla fotoğraf çektirmek ve festival coşkusunu paylaşmak için sokaklardaydı. Ancak gördüğümüz tablo yalnızca ünlü oyunculara duyulan ilgiden ibaret değildi. Antalyalılar, kendilerine ait gördükleri bir kültürel mirası yeniden selamlıyordu. Çünkü Altın Portakal, Antalya için bir film festivalinden çok daha fazlası. 1964 yılında başlayan bu yolculuk, kenti sadece turizmle değil sanatla da anılır hâle getirdi. Yıllar boyunca Antalya, Türk sinemasının buluşma noktası oldu. Ancak bu hikâye yalnızca ödüllerle ve kırmızı halılarla yazılmadı.
Festivalin tarihinde sansürler, kesintiler ve krizler de vardı. 1979 yılında filmler üzerindeki sansür girişimleri büyük bir tartışma yarattı. Yönetmenler ve yapımcılar yarışmadan çekildi, jüri filmleri değerlendirmeme kararı aldı. Bir yıl sonra 12 Eylül darbesi nedeniyle festival yapılamadı. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, 2023'te bir belgesel etrafında oluşan kriz nedeniyle festival yeniden iptal edildi.
Koşullar farklıydı, dönemler farklıydı. Ancak değişmeyen soru aynı kaldı.
Sanat ne kadar özgür?
Çünkü bir festivalin asıl görevi yalnızca ödül vermek değildir. Farklı seslerin, farklı düşüncelerin ve farklı hikâyelerin buluşabileceği bir alan yaratmaktır. Sansürün olduğu yerde yalnızca sanatçı kaybetmez; izleyici de seçme, izleme ve kendi kararını verme hakkını kaybeder.
Belki de bu yüzden Antalyalılar Altın Portakal'a bu kadar güçlü sahip çıkıyor.
Ancak burada başka bir soru ortaya koymalı.
Festival gerçekten halkın mı?
Eğer öyleyse, festival yalnızca kortejden, açılış gecesinden ve kırmızı halıdan ibaret olmamalı. Antalya'nın dört bir yanında yaşayan insanlar festival filmlerine kolayca ulaşabilmeli. Gençler bağımsız sinemayla tanışabilmeli. Üniversite öğrencileri yönetmenlerle bir araya gelebilmeli. Mahallelerde, ilçelerde, kültür merkezlerinde gösterimler yapılabilmeli.
Çünkü bir festivalin gerçek başarısı, kaç kişinin korteji izlediğiyle değil; kaç kişinin sinemaya erişebildiğiyle ölçülür.
Bu noktada aynı gün sokağa çıkan gazetecileri yeniden hatırlatmak gerekiyor.
Gazeteciler nasıl halkın haber alma hakkını savunuyorsa, sinema da toplumun görme, düşünme ve sorgulama hakkını besler. Gazetecinin kalemiyle sinemacının kamerası farklı araçlardır; ama ikisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışır.
Bu nedenle basın özgürlüğü ile sanat özgürlüğü birbirinden ayrı meseleler değildir. Aynı demokratik zeminin iki temel unsurudur.
Kortejdeki kalabalık aslında Antalya'nın hafızasının hâlâ canlı olduğunu gösterdi. Fakat Altın Portakal'ın geleceğini belirleyecek olan şey, birkaç saatlik coşku değil; festivalin yıl boyunca halka ne kadar açık, ne kadar erişilebilir ve ne kadar özgür olacağıdır.
Bugün sorulması gereken soru, Antalya halkı Altın Portakal'a sahip çıkıyor. Peki Altın Portakal, Antalya halkına ne kadar ait? Sorusudur.
Festivalin gerçek sahibi; yalnızca yöneticiler, sponsorlar ya da kırmızı halıda yürüyen isimler olmamalı.
Gerçek sahipleri, sokaklarda bekleyen insanlar, filmleri izleyen gençler, Antalya halkı, sinema emekçileri, sanatçılar ve özgürce düşünmek isteyen bütün Antalyalılardır.
Ve Altın Portakal, ancak onların sesine kulak verdiği sürece "daima" yaşayabilir.