Anne babaların en zor sorusu artık ‘Çocuğu korumak için okuldan uzaklaştırmak mı, yoksa güvenli okulu birlikte kurmak mı? Oldu.

Bir anne düşünün…

Sabah çocuğunu okula gönderiyor. Çantasını hazırlıyor, beslenmesini koyuyor, belki saçını okşayıp “İyi dersler” diyor. Çocuk kapıdan çıkıyor. Anne arkasından bakıyor. Önceden sınav kazanabilecek mi kaygısı taşırken, bugün aklından yalnızca “Sınavı nasıl geçecek?” sorusu geçmiyor.

“Okulda başına bir şey gelir mi?” diye kaygılanıyor.

İşte bugün Türkiye’de çoğunlukla anne babaların taşıdığı kaygı tam da bu.

2026-2027 eğitim öğretim yılı 14 Eylül’de başladı. Daha ilk haftalarda okul güvenliği yeniden ülke gündeminin önemli başlıklarından biri oldu. 28 Eylül’de Osmaniye’de bir öğretmen okul bahçesinde silahlı saldırıyla yaşamını yitirdi. 6 Ekim’de ise İstanbul Başakşehir’de bir ortaokulda yaşanan bıçaklı saldırıda bir öğrenci hayatını kaybetti, 7 öğrenci yaralandı. Osmaniye’deki olayın doğrudan öğrencilere yönelik olmadığı açıklandı; ancak olayın okul bahçesinde gerçekleşmiş olması bile eğitim ortamlarının güvenliği konusundaki hassasiyeti artırdı.

Böyle bir ortamda bir babanın veya annenin, “Çocuğumu okula göndermesem daha mı güvende olur?” Diye düşünmesini küçümseyebilir miyiz? Hayır.

Bu korkuyu “abartıyorsunuz” diyerek geçiştirmek, anne babanın kaygısını daha da büyütür.

Ama tam burada çok daha önemli bir ikilemle karşı karşıyayız. Çocuğun okuması mı, yoksa hayatının garantide olaması mı daha önemli. Canı gitse, okumasının ne anlamı kalacak.

Çocuğu okuldan uzaklaştırmak gerçekten çözüm mü?

Anne babanın çocuğunu okula göndermemesi kısa vadede bir güvenlik duygusu yaratabilir.

Çocuk evdedir. Gözünüzün önündedir. Kontrol sizdedir.

Ama eğitimden uzaklaşan çocuk yalnızca derslerden uzaklaşmaz. Arkadaşlarından, sosyal çevresinden, öğretmenlerinden, kültürel yaşamdan ve aidiyet duygusundan da uzaklaşabilir.

Üstelik çocuk evdeyken bütün risklerin ortadan kalktığını düşünmek de gerçekçi değildir.

Şiddet yalnızca okulda yaşanmıyor.

Dijital ortamda yaşanıyor.

Akran gruplarında yaşanıyor.

Mahallede yaşanıyor.

Evde yaşanabiliyor.

Sokakta yaşanabiliyor.

Dolayısıyla meseleyi “okul güvenli mi, ev güvenli mi?” ikilemine sıkıştırmak yanlış.

Asıl meselemiz, çocuğun bulunduğu her ortamı daha güvenli hale getirebiliyor muyuz? Olmalı.

Güvenlik yalnızca kapıda bekleyen polis değildir çünkü.

Millî Eğitim Bakanlığı 2026-2027 eğitim öğretim yılı öncesinde “Güvenli Okul İklimi” kapsamında giriş-çıkışların kontrollü olması, okul çevresindeki risklerin değerlendirilmesi, kör noktaların aydınlatılması, ziyaretçi girişlerinin düzenlenmesi ve kurumlar arası koordinasyon gibi tedbirlerin uygulanacağını açıkladı. İçişleri Bakanlığı da okul ve çevrelerinde emniyet ve jandarma ekiplerinin denetimlerinin sürdürüleceğini duyurdu. Tüm bunların parası çoğunlukla velilerden istendi, buna rağmen olması gerekenler tam da yapılamadı. Hatta son zamanlarda kurşun geçirmez okul çantaları reklamları bile çıktı.

Bunlar gerekli. Ama yeterli mi?

Bence asıl tartışmamız gereken nokta burası. Çünkü okul güvenliği yalnızca kamera, turnike, güvenlik görevlisi ve polis meselesi değildir. Bunlar güvenliğin fiziksel tarafıdır.

Bir de görünmeyen güvenlik var. Asıl olan bu güvenlik hissi.

Çocuğun kendisini güvende hissetmesi…

Bir arkadaşının onu dışlamaması…

Bir öğretmenin çocuğun davranışındaki değişikliği fark etmesi…

Bir rehber öğretmenin ulaşılabilir olması…

Bir velinin “Çocuğum son zamanlarda neden içine kapandı?” sorusunu sorabilmesi…

Bir çocuğun yaşadığı zorbalığı anlatabileceği bir yetişkin bulabilmesi…

İşte güvenli okul budur.

Şiddet ortaya çıktıktan sonra değil, önce müdahale etmeliyiz. Biz çoğu zaman olay olduktan sonra harekete geçiyoruz. Bir saldırı oluyor. Kamera kayıtları inceleniyor. Güvenlik tedbirleri artırılıyor. Açıklamalar yapılıyor. Psikososyal destek ekipleri gönderiliyor.

Sonra gündem değişiyor.Herşey unutuluyor, ta ki bir sonraki olay ekranlara, sosyal medyaya düşene kadar.

Oysa gerçek başarı, olay gerçekleştikten sonra ne kadar hızlı müdahale ettiğimiz değil, olayın gerçekleşmesini önleyip önleyemediğimizdir. Bunun için okullarda erken uyarı sistemi kurulmalı.

Ancak burada çok önemli bir ayrımı da unutmamalı…

Erken fark etmek, çocuğu fişlemek değildir.

Sessizleşen çocuk “tehlikeli” değildir.

Öfkeli çocuk “suçlu” değildir.

Başarısız öğrenci “problemli” değildir.

İçe kapanan çocuk “hasta” değildir.

Ama bunların her biri yetişkinlerin dikkatini gerektiren değişimler olabilir. Çocuğu etiketlemek yerine çocuğun yaşadığı problemi anlamaya çalışmalıyız.

Anne babaya da büyük görev düşüyor. Bugün bazı aileler çocuklarının telefonunu kontrol etmeyi, okul başarısını takip etmeyi, kimlerle görüştüğünü öğrenmeyi güvenlik zannediyor.

Oysa çocuğun hayatına gerçekten dokunmak bundan daha fazlası gerekiyor, şu soruları bir ebeveyn olarak kendimize sormalıyız;

Çocuğumuzla konuşuyor muyuz?

Onu gerçekten dinliyor muyuz?

Okulda dışlanıp dışlanmadığını biliyor muyuz?

Bir arkadaşının onu tehdit edip etmediğini soruyor muyuz?

Sosyal medyada neyle karşılaştığını biliyor muyuz?

Bir problem yaşadığında bize anlatabileceğine inanıyor mu?

En önemlisi de,

Çocuğumuzun bize doğruyu söylediğinde cezalandırılmayacağını biliyor mu?

Çocuk konuşamıyorsa, yetişkinlerin erken fark etme şansı da azalıyor. Bu nedenle aile eğitimi, okul güvenliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeli. Anne babalara yalnızca “Çocuğunuzu takip edin” denmemeli.

Onlara çocukla nasıl konuşacakları öğretilmeli.

Ergenlik döneminde sınır nasıl konur?

Öfke nasıl yönetilir?

Akran zorbalığı nasıl fark edilir?

Dijital tehdit nasıl anlaşılır?

Çocuk yardım istediğinde nasıl karşılık verilir?

Bunlar da en az matematik veya Türkçe kadar hayatidir.

Bugün bir anne baba çocuğunu okula göndermeme kararı verirse onu suçlamak kolay, ancak

kolay olmayan şey, o anne babanın korkusunu anlamak.

O nedenle toplum olarak aileye şunu söylemeliyiz:

“Çocuğunuzu okula gönderin, korkmayın” demekle yetinmeyeceğiz. Okulu gerçekten güvenli hale getirmek için çalışacağız. Bu devletin ve bütün toplumun görevidir.