Antalya’dan sahadan bir bakış: Yapay zekâ el sanatlarını bitiriyor mu, yoksa ustalara yeni bir nefes mi veriyor? Romantik değil, gerçekçi bir tartışma.
Dobra konuşacağım.
Bu meseleyi “romantik bir kültür güzellemesi” yapıp süslemeye niyetim yok. Çünkü ortada çok ağır, hatta biraz da can acıtan bir gerçek var: El sanatları ya dijitalle kol kola girip hayatta kalacak ya da bir nostalji müzesinin tozlu raflarına kilitlenip yavaş yavaş silinecek.
Çoğu insan bu gerçekle yüzleşmekten korkuyor. Ama sahada durum, o serin müze salonlarından çok daha farklı.
Usta mı yetişiyor? Yoksa algoritma mı?
Bir düşünün. Tezgâhın başında saatlerini harcayan bir ustanın o ağır nefesi… Ahşaba değen elin o ince titremesi… Çini fırına girerken çekilen o uykusuz gecelerin kaygısı… Dokumanın ipleri arasında saklanan o devasa sabır…
Şimdi bunun tam karşısına, her şeyi milimetrik hesaplayan bir güç koyduk: Yapay zekâ.
Birilerine sorarsanız AI, el sanatlarının baş düşmanı. "Ruhsuz, soğuk, plastik bir şey" deyip geçiyorlar. Ama ben öyle düşünmüyorum. Sahaya baktığımda şunu görüyorum: Asıl tehlike teknoloji değil. Asıl tehlike; sabrı, emeği ve sürekliliği çoktan kaybetmiş bir toplum olmamız.
Kimse artık yıllarca çıraklık yapmak istemiyor. Kimse "sabırla öğrenmek" peşinde değil. Gençler hız istiyor, hemen sonuç istiyor, görsel istiyor.
Tam burada duruyorum.
Usta gerçekten bir çırağı mı yetiştiriyor? Yoksa yeni çağın dilini konuşacak, o kadim desenleri koda dökecek bir algoritmayı mı eğitiyor? Bu soru rahatsız edici, biliyorum. Ama tam da bu yüzden üzerine gitmek zorundayız.
Dokuma, çini, ahşap… AI desen üretimi neyi değiştirir?
Bir yapay zekâ modeli hayal edin; dakikalar içinde yüzlerce kusursuz desen döküyor önünüze. Renkler uyumlu, kompozisyon hatasız.
Bu çarpıcı mı? Evet.
Tehlikeli mi? Kesinlikle.
Peki, yok mu sayacağız? Hayır.
Çünkü mesele şu: O deseni üretmek başka, o desene bir ruh üflemek bambaşka bir şey. Dokuma sadece bir görselden ibaret değildir; o desenin bir kokusu vardır, dokusu vardır, bin yıllık bir yaşanmışlığı vardır.
Çünkü.
Sanat kusursuzluk değildir. Sanat, “insanın bilerek bıraktığı o küçük, o şahane kusurdur.” Yapay zekâ bunu yapamaz. En azından şimdilik.
Geleneksel mi, hibrit mi, yoksa yozlaşma mı?
Gelin bu tartıyı dürüstçe yapalım. Eğer biz yapay zekâyı ustanın elindeki yeni bir fırça, modern bir keski gibi kullanabilirsek; el sanatları Antalya’nın o sessiz köylerinden çıkıp dijital evrenin en kıymetli "eşsiz" parçalarına dönüşebilir. Ama sadece “kopyala-yapıştır” kolaylığına kaçarsak, işte o zaman yozlaşmanın dibini görürüz.
Teknoloji kapıyı çaldı, geri gönderme şansımız yok. Ya o kapıyı açıp zanaatı dijitalin gücüyle yeniden tanımlayacağız ya da her ilmekte biraz daha eksileceğiz.
Sonuçta.
Yarın bir kilime baktığınızda; o deseni bir makinenin mi hesapladığını yoksa bir insanın mı düşlediğini ayırt edemediğimiz gün, işte o gün el sanatlarının kaderi mühürlenmiş olacak.
Benim umudum, o nasırlı ellerin dijital dünyayı da bir usta titizliğiyle şekillendirmesi.