Yıl 1987. Bu dönemde Kale Demre’de Hürriyet Gazetesi muhabiriydim. Aynı zamanda fotoğraf stüdyom vardı. Fotoğrafçılık yapıyordum. Zaten fotoğrafçılık benim çocukluk mesleğimdi.
İhsan abi ile Demre’de tanıştık. Öğretmenlik yapıyordu. Hemşerim olduğunu duyunca benimle tanışmak istemiş.
Yaz günüydü. İş yerime gelerek kendini tanıttı. Oturduk çay ikramım ile başlayan sohbet derinleşti. Efendi, oturaklı bir adama benziyordu. Sohbetinden keyif almıştım. Aradan geçen zaman içinde sıkça görüşüyor, konuşuyorduk. Bir ara söz yemeğe geldi. Eşinin çok güzel kelle paça yaptığını söylemişti. Ben de çok özlediğimi, ancak eşimin bu yemeği daha doğrusu bu çorbayı bilmediğini söyleyerek dert yanmıştım. İşte tam o anda Demreli o yıllarda Demre nahiyeydi. Tek kasabı vardı. Adını hatırlamadım lakabı Sarı kasaptı. Kasap kapıdan içeri girdi. Biz o dönem eti gramla değil, bölümle alırdık. Örneğin yarım gövde veya çeyrek gövde diye. Baş kısmı veya kuyruk kısmını. Kaç kilo gelirse o kadar ödeme yapardık.
Kasap selam verip ne kadar istediğimi sordu ve ona da çay ısmarlarken kasap ile İhsan abinin samimiyeti gözlerimden kaçmadı. Kendi kendime öğretmendir, demek ki benden daha yağlı müşteri ki kasapla bu kadar samimi diye içimden geçirdim. Kasap gittikten sonra merakımı gidermek için sordum, “İhsan abi sende benim gibi etçisin galiba. Sarı kasap ile samimiyetin bunu gösterdi’’ dediğimde yüzünün kızardığını hissettim. İçimden galiba pot kırdığımı düşünürken, İhsan abi üzgün bir tavırla, “Yok Mahmut hemşerim, ben et alamıyorum. 4 çocuk var. Kız en küçük evin son gülü. Diğer çocuklar okuyor. Tek maaş. Paramız ancak sakatata yetiyor. Ciğer, kelle, bumbar, ayaklar gibi. Burada bunları alan yok. Ben ucuza alıyorum. Ailece et niyetine yiyoruz’’ dediğinde çok üzülmüştüm. Keşke konuyu açmasaydım diye içimden geçirdim. Evine davet etti ve gerçekten eşi mükemmel ev hanımıydı. Keyifle pişirdiği kelle paçayı yemek niyetine yedik.
Ben Demre’den ayrıldım. İhsan abinin de sonra duydum tayini çıkmış. Birbirimizin izini kaybettik. Yıllar sonra bir hemşerimin işlettiği kafede ak saçlı, beli kamburlaşmış bir vatandaş yanı başımda belirdi.
“Merhaba Mahmut bey diye” seslenişinden yabancı gelmedi. Gözlere baktım, gözlüklü ve gözlerindeki ışık adeta sönmüştü bu kişinin. Acaba kim diye hafızamı zorlarken, o yine konuşmaya başladı. “Ben öğretmen İhsan ne çabuk unuttun vefasız’’ deyince ayağa kalkarak tokalaşıp sarıldık birbirimize. Oturduk ve çaylar söylendi sohbetler başladı. Çocukları evlendirmişti. Büyük oğlan mühendis olmuş ama iş bulmakta zorlanıyormuş. 3 oğlanı evlendirmiş. Kız üniversitede. Hukuk okuyor. Avukat olacakmış. Çok sevindim. O yıllarda çocuklarını terbiyeli ve iyi bir vatandaş olarak yetiştirmek için İhsan abi yoğun çaba sarf ediyordu. Nihayet onları büyütmüştü. Sanırım artık rahat rahat et yiyebiliyor, eski sıkıntıları atlatıp emekliliğin keyfini çıkarıyor diye düşündüm…
Ne gezer, yanılmıştım.
İhsan abi gözleri dolu dolu anlatmaya başladı. Evim yok. Bin 400 lira kira elektrik su parası. Derken maaş uçup gidiyor. Her akşam pazar ucuz diye pazara gideriz. Baktım akşamları ürünün dibi kaldığı için pazarcı dökmek için çok ucuza satıyor. Bir akşam pazara geç geldim. Ne göreyim. En az 6-7 kadın, erkek, çocuk ellerinden poşet dökülen ürünleri topluyor. Ben onları hayretle izlerken, benim yaşımda bir bey yanıma yanaştı. Elindeki poşeti bana uzatarak “Poşet bulamadın değil mi? Al sana kardeş, galiba bu pazarın yenisisin. Ben her hafta gelirim. Al ve bak oracıkta ıspanak var git al’’ dedi. Dondum kalakaldım. Arkadan iterek git git dedi. Birden kendimi poşetlere bulduğum ne varsa doldurmaya başladım. Mahmut, hayat zor. Namuslu evlatlar yetiştirdik ama ülke sahip çıkmadı, bazen işsiz bezen de az ücret alıyorlar. Evlendirdik onları ama dertleri bitmiyor. Karı koca yalnız başımıza çocuklara muhtaç olmadan yaşayıp gidiyoruz. Şimdi pazarda benim emekli öğretmen olduğumu öğrenmişler. Çocuklar nerede güzel az çürümüş sebze ve meyve bulurlarsa bana da veriyorlar. Artık sakatat yemek hayal oldu. Ciğer, kelle, paça sosyete yemeği oldu. Bize tavuk ciğeri ve taşlıklar kaldı’’ şeklinde anlatırken gözlerindeki damla yaşların yanaklarından süzüldüğünü gördüm.
Kendi kendime bu insanlara devletimizin reva gördüğü emekliliği,
Yaşamı,
Düşündükçe içim sızlıyor…
Ya 5 maaş birden alanlar..
Ya çocuklarına ve eşlerine lüks araçlarla saltanatlı bir hayat yaşayanlar aklıma geldikçe kahroluyorum…
Elimden kendi kendime “BİZ İNSAN DEĞİLMİYİZ?’’ demekten başka bir şey de gelmiyor…