Cumhuriyet'e bağlı, Atatürk'e sevdalı insanların arasına, çıkarcı, dönek kişilikliler karışabiliyor mu?

Kuruluş yıllarında varmış, bugün de var! Lâyık olmadıkları halde, acziyetimizden ya da çok iyi rol yaptıkları için önce yakınımıza geliyorlar, takdirimizle, içimize nüfuz edip, yüreklerimizi kazanıyorlar, başımıza geçip, geleceğimize dair politikalar üretebiliyorlar.

Hayallerimizi yok etmek için, planlarını devreye sokabiliyorlar.

Hatırlayalım, azıcık geçmişe dalarak!

"Bilen, Bölen" nasıl girdi siyaset terminolojimize?

Cuntacılar, Cumhuriyet Halk Partisini kapattılar. Sonrasında eski ve kökü olan tüm partiler kapatıldı. Halk nezdinde sevilen, sayılan, gücü olan her lidere de bir isim takıldı.

Fırıldak nedir öğrendi insanımız, sözüm en solda iken en sağa dönene şahit oldu, taklacı güvercin taklidi yapanı da gördü!

Cibiliyetsiz, zürriyetsiz de duyduk, salya sümük ağızla konuşanı da dinledik...

Bozuk tohum lafı bile kullanıldı...

Siyasetçilerimiz enjekte etti ve basınımızın mümtaz temsilcileri de toplumun her kesim insanına sattı bu yakıştırmaları...

Bilen, bölen tabirleri de, algı yönetenlerin seyirci oluşturma çabaları kapsamında, kampanya özellikli çalışmalarla, halka arz edilmişti.

Tutuklanan Bülent Ecevit'e siyaset yasağı getirilmesinin ardından, kendini solcu olarak tanımlayan, Atatürkçü kesimin sarılacağı, destek vereceği bir parti kalmamıştı.

Darbeden sonra yapılan ilk seçimlerde, oylara talip olan Halkçı Parti ortaya çıkmıştı. Lideri de Necdet Calp olmuştu.

1983 yılının sonlarıydı, seçim öncesinde bir parti daha kurulmuştu. Erdal İnönü, Sosyal Demokrasi Partisi'ni kurmuştu. Üst düzey bir bilim insanına, Profesör Doktor ünvanlı, dürüst kişiliğe, yalanlı dolanlı siyasetin içinde olmak pek de yakıştırılmamıştı o günlerde!

1983 seçimleri sonucunda başarısız olunmuş ve iki parti birleşme kararı almıştı.

Yeni parti de SHP adını almıştı. 12 Eylül'de kapatılan CHP'nin de yeniden kurulmasına izin verilmişti.

Deniz Baykal, CHP tabelasını yeniden asmıştı, partililerle...

Ciddi sorunları olmasa da, bölünmeler yaşanmıştı.

1995'te de, CHP çatısı altında birleşmeyi başarmışlardı.

Bu süreci sadece izleyen, uzun dönemler çocuklara isim babalığı yapan, dağlara taşlara "Karaoğlan" adını yazdıran Bülent Ecevit, gerçek ve gerekli mücadelenin verilmediğini seslendirmişti. Partinin tabelasının indirildiği günlere kadar inerek, paydaşlığı içine sindiremeyenlere ağır eleştirilerde bulunmuştu.

12 Eylül ve sonrasında, yalnız bırakıldığı için de kırgın olduğunu söylemişti.

Bu nedenlerle, Ecevit, birleşenler tarafından kurulan partinin görüşme taleplerine yanıt bile vermemişti.

"Demokratik Sol" tanımıyla, kendi partisini kurmuştu.

Halâ daha siyasi yasaklıydı!

Aydın geçinen siyasetçiler, bunu bile anlayamamıştı.

Çözüm zor değildi aslında!

Başarmak için samimi bir çabanın gösterilmesi yeterli idi...

Uzlaşı kültürü olması gerekendi.

Ancak egolar öne çıkmıştı...

Olmadı!

Böyle düşündüğü için Ecevit, eşini partinin başına koymuştu.

Yasağı kalkan "Karaoğlan”, tüm partililerin, tekliflerini değerlendirmeye almadan yol yürümüştü.

Anadolu gezintilerine başlamıştı bile!

CHP, darbeye karşı duranların verdiği oylarla küçük olsa da başarılar elde etmişti.

1989 yerel seçimlerinde Özal'ın güçlü ANAP'ını, büyük yenilgiye uğratmışlar ve

1991 seçimleri sonunda iktidar ortağı olmayı başarmışlardı.

O günlerde;

Ecevit'e BÖLEN demişti, siyasetin madrabazları ve basınımızın çok bilmiş oyun kurucuları...

Bilen övgü içermekteydi, bölen ise bölücülüğü çağrıştırıyordu.

Şimdilerde sahne alanlarla, hepimizin sıkça izlediği, söven, dönen, döven, çöken, bölen ve parçalayanlarla mukayesesi bile yapılmayacak derecede, beyefendi idi ve mücadele adamıydı, BÜLENT ECEVİT...

Azıcık oyu vardı ama elinde ak güvercinli bayrağıyla, Türk insanına saygılı bir siyaset sürdürmekteydi.

CHP 1999 seçimlerinde baraj altında kalmıştı. Meclis'e de girememişti.

Ecevit ise, yüzde 22 ile Meclis'in en büyük partisi olmuştu.

1979'da ülkesine başbakanlık yapan ve hapse mahkûm edilen Ecevit, tam

19 yıl sonra, darbecilerin yolladığı kampta başlattığı mücadelesini zirveye taşımış, sevenlerini mutlu etmiş ve o gün itibariyle "45 yıllık" siyasi yaşamını taçlandırmış ve Başbakanlık koltuğuna bir kez daha oturmayı başarmıştı.

Bülent Ecevit'e, "Adam gibi adamdı" sözü halâ söylenmekte!

Güçlü, kuvvetlilerin olağanüstü tedbir alışlarına, ambargo tehditlerine ve karşı duruşlarına rağmen, sadece "BARIŞ" için Ada'ya çıkmıştı.

O, Kıbrıs Türk'üne yaşam hakkını sağlamada en büyük paya sahip kişilerden birisiydi.

Bugün, halkın teveccühünü kazanarak, deprem yardımı adıyla akıl almaz paralar toplayana, önce kahraman sonra da dolandırıcı yaftası asıldığını gördük.

Bebek katili namıyla, hafızalara kazınan kişiye de, önder payesinin yakıştırıldığına şahit olduk.

Ecevit, Türkiye’miz, egemen güçlerin boyunduruğu altına girmeyecek mesajını heyecanla titreyen bir yürekle ve vurgu dolu bir ses tonuyla duyurmuştu.

Tam bağımsızlığa doğru koşan Türkiye'yi, herkese göstermişti.

Seçimler öncesinde, Ecevit rüzgarı, Türkiye'nin birçok yerinde esmişti.

Hakkıyla, mücadelesiyle en güçlü parti olmuştu.

Devlet nişanı ile onurlandırılması gereken bir lider olduğu kesindi!

Niçin, bir büyük oyun devreye girdi?

O kara bulutlar, neden dağıtılamadı?

Anlamış değilim!

Abdullah Öcalan'ı getiren ve Türkiye'nin kucağına bırakan, emperyallerin jesti ile oy potansiyelinin artacağının hesaplanması değişik bir atraksiyondu...

Halâ öyle değil mi?

Cani ya da önder diyerek, konuyu oya tahvil etmek isteyenler var mı, yok mu?

O günlerden beri, kafamı karıştıran hususları dillendiririm.

Sorular sorarım kendime.

Yunanistan'dan Tunus'a, sonra da Türkiye'ye uzanan yolculukları ve gerçekleşen teslimat işi neden bu tarihe denk getirildi?

Kimileri, tesadüf diyebilir!

Birçok insan da diyor ki, güçlü gidişatlarda rüzgara ihtiyaç duyulabilir...

Hoca efendiyi tapma, lanetleme muhabbetleri de, ortaklık için masaların kurulup, yıkılmaları da benzer senaryolar gibi bir his vermekte insana!

Karanlıkta kalan yanlar var mı? Var...

Her şeye rağmen, gebe kalınmaması gerekirdi diyenlerdenim.

Bedeller ödettiğini de vurgulamak durumundayım.

Çoğunluk gibi ben de soruyorum; 70'li yılların sonunda "devletin içinde kontrgerilla var" diyen bir lider, ölümüne yakın dönemde, yasal olan kendi gücüyle iktidara koşarken, ülkeye başbakan olabilmek için ekstra gücün kullanılmasına neden izin verdi.

Kimler kullandı bu kozu? diye epey düşündüm.

Yutkundum yine!

Ama derin derin izler bırakan yaşananları, sığ bir beyinle izlemedim.

Birçok lideri, rezil edebilecek ya da vezir yapabilecek görsel mı sunuldu acaba!

Halâ çözebilmiş değilim?

Sağlıklı ve esen kalın...