Çok iyi, şimdi termometreyi veriniz, bakalım ateşimiz kaçmış, ver bakalım kolunu, o güzel damarlarından da kan alalım. Sonra ciddileşerek hasta sahibine döndü. “Kanı, acile götürün, bir de tüp alın, öğlen kanı ölçümü için gerekli.” Birazdan tok bir ses duyuldu. “Kahvaltı. Kahvaltı geldi.” Bir parça beyaz peynir, dört beş zeytin tanesi, akşamdan kalma ekmek ve su bardağı dolusu rengi bozuk çay. Daha sonra kocaman paspaslar yuvarlanarak ortalıkta dolaşmaya başladı. Pislikleri topladı mı dağıttı mı bunu anlamak için bir bilene sormak gerekir! Çamaşır suyunun kokusu her yana dağılırken kolonya şişeleri sözleşmişler gibi harekete geçti. “Ne pis koktu aman!” diyen kolonyayı süründü, sağa sola serperken salondaki hava, daha da berbatlaştı, gözler yaşardı, genizler yandı. Saat 07.30. Doçentler, hemşire ve öğrencilerle hastaları dolaşmaya çıktılar. Her birinin başına kara bir dosya bıraktılar. Aralarında kendi dillerince konuştular, yorum yaptılar. Kimse dediklerini anlamadı, maksatları hastaları değil, kara dosyaları ziyaretti. Etraflarında refakatçiler yokmuş gibi davrandılar, gözlerinin içine, ağızlarının kıpırtısına odaklanmış hastaları görmezden geldiler, aralarında konuştular, konuştular ve gittiler. Dışarıda terlikli, uzun entarili kadınlarla, saçı sakalı karışmış erkekler buluştu. Ellerinde sigara, gözlerinde hüzün, umutsuzluk, uykuya karışmış bir yüzle dolaşırlarken “Haydi çay içmeye inelim.” dedi birisi. Öteki, “Ben gidemeyeceğim!” derken yorgun ve umutsuzdu. Bir başkası “Çarşıya gidelim mi?” diye sordu. “Gidelim ama ya arar sorarlarsa benim hasta bu gece iyi değildi. İlaç filan lazım olur. Ben en iyisi gelmeyeyim. Siz gidin, zahmet olmazsa bana da gazete alır mısınız?” dedi. Bir başkası, “Sabaha kadar uyumadım. Hastamın sancısı vardı.” “Hemşire Hanım bakmadı mı?” “Baktı, baktı ama ne yapsın! Doktorun dediklerinden dışarı çıkamadı ki.” “Doğru, öyle, öyle… Yapacak bir şey yok.” Hastanede içlerine akıttıkları gözyaşları içinde boğulan insanları gördü. Keşke bunlar sevinç gözyaşları olsaydı. Öyle olsalardı zaten içlerine akmazdı. Burada kalırken başka hayat yoktu sanki. Her şey o taş duvarların arasında sıkıştı, gece güne karıştı sevinç, hüzne boyandı. Karanlık saatler refakatçilerindir. Dertler, gece depreşir derler. Hastaların iniltilerini dinlerken ve elinden bir şey gelmeden beklerken geceler suçluymuş gibi “Kapkara, canavar geceler, beyazlayın!” diye bağırmak istedi. Nihayet günlerce süren kan tahlilleri, serumlar, endoskopi, karaciğer fonksiyonları ölçümü, akciğer röntgeni, şeker düşürme çalışmaları bitti. Ameliyat hazırlığı başladı. Hastanın hem dış hem de iç organlarının temizliği yapıldı. Bütün hastalar bu günü beklerdi. Ameliyat olunca ilahi bir kudretin acılarına son vereceğini umarlar. İşte, son an, biri geldi iri yarı, bıyıklı. “Haydi gidiyoruz.” diyerek hastayı tekerlekli yatağı ile aldı götürdü. Tekerlekler dönerken yağları eridi, ayaklarının bağı çözüldü, üşüdü, terledi. Yeni bekleyişi başladı. Saatler geçmek bilmedi, kocaman, demir parmaklı kapının önünde sarı beniz, donuk bakışlarla ayrı dünyadan biri gibi bekledi. İyi haber bekledi, neyi beklediğini bilmeden bekledi. Ameliyat da bitti, patoloji raporu da geldi, sonuç yine beklemek, hem de belirsizlikle birlikte beklemekti. Ne zaman gecenin pembe kanatlarıyla uçuşan pembe kelebekleri gelecek, sihirli dokunuşlarıyla her şeyi eskisi gibi yapacaklar, diye bekledi. Taburcu ettiler, yine refakatçi oldu yine taburcu ettiler, yine refakatçi, yine taburcu ettiler… Beklemeler bitmedi, her yerde beklemek beraberlerindeydi. Bir an ölüm meleği geldi misafirliğe. Bunu kimse fark etmedi. Durum anlaşıldığında kanatlı beyaz atlara binip birlikte uçtular. O andan itibaren bekleyecek bir şey kalmadı. Artık gönlünce ağladı refakatçi ve bundan utanmadı. Sonra, sonrası yok, hepsi bu. Hadi gülümse, gülümse bakalım refakatçi…