Yaşam bazen bana çok komik geliyor. Uygun ortam olduğunda ise her zaman. Yani başım sıkışık olmadığında, akışı bozan bir çevresel etki olmadığında.

Gerçekten komik ve ilginç olaylar dışında sıradan gibi görünen olay ve durumlar da çok eğlenceli olabiliyor. En azından bana öyle geliyor. İnsanların tekdüzeliği, sıradanlığı, davranış kalıpları size de komik geliyor mu bilmem ama etrafa biraz daha dikkatli bakmamız yetiyor aslında.

Her sene iki haftalık tatilimi kahverengi tabelaları takip ederek yeni yürüyüş rotalarında geçiririm. İki-üç bin yıl önce orduların, tüccarların ve kralların yürüdüğü belli belirsiz yollarda tek başıma onlarca kilometre yürüyerek kendimi dinlerim. Bu yollarda yürüyen eski insanların duygularını yaşamaya çalışırım. Sadece sırt çantam ve ben...

Şimdi o yürüyüşlerimden birindeyim ve bir köye yaklaşıyorum.

Karşıdan biri bana doğru geliyor. Bir de bakıyorum; aynı bizim mahalledeki Hasan emmi. Fiziği, giyinişi, yürüyüşü, hızı bile aynı. Adam yaklaştıkça, ‘böyle karşılaşmalarda Hasan emmi ne yapardı’ diye düşünüyorum.

Dört beş metre uzağımda durur, ellerini arkasında birleştirir, şöyle bir yukarıdan aşağıya bana bakar, sonra aşağıdan yukarıya süzer ve göz hizama gelince durup konuşmaya başlardı: “Selamaleykim, kimsin, necisin, kimlerdensin, nerden gelip nereye gidersin?” diye sorduktan sonra yarı dinler yarı dinlemez yürür giderdi yoluna.

Otuz sene önce bir komşumuz vardı: Mahmut amca. O da aynıydı ve aynısını yapardı. Hep düşünürdüm; nasıl olur da iki farklı yerde iki farklı zamanda yaşayan iki farklı kişinin tipi, davranışı, tavrı, tarzı bu kadar birbirine benzer. Bazen şaşırır, bazen de gülerdim.

Şimdi karşıdan bir üçüncüsü geliyor. Bunu düşünürken adam dört-beş metre ötede durdu. İki elini arkasında birleştirdi. Şöyle bir yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya beni süzdü. Tam söze başlayacak, beni bir gülme aldı. Kendimi tutamıyorum. Krize girdim, gülerken yere düşeceğim neredeyse.

Adam karşımda öylece kalakaldı. Bana kızmakla acımak arasında gidip geliyor. Neyse ki, biraz sonra kendime hakim olabildim. Özür diledim amcadan.

Bir çırpıda “Adım Ali, üniversitede öğretim görevlisiyim, kimlerden olduğumu bilmiyorum, çünkü şehirde büyüdüm. İstanbul’dan gelip Adana’ya gidiyorum,” deyiverdim.

”Ha bir de unutmadan Aleykimselaam,” dedim.

Tuhaf tuhaf baktı yüzüme. Soracak bir şeyi kalmadığı için ne yapması gerektiği konusunda tereddüt yaşıyordu.

Biraz sonra tereddüdü geçmiş olmalı ki, hafiften gülümsedi. Başını yavaşça sağa sola doğru çevirirken; “Neyse…” dedi ve sessizce yürümeye devam etti. Aynı Hasan amcayla Mahmut amcanın her zaman yaptığı gibi.

Arkasından seslendim. “Amca bir dakika, bir şey söylemek istiyorum.”

Arkası bana dönük bir şekilde durdu. Bir süre bekledi, sonra bana doğru döndü. “Buyur evlat.”

“Amca çok özür dilerim. Biraz önce gülerken ne düşündüğümü sana anlatmam gerekiyor. N’olur birkaç dakika dinle beni.”

Yolun kenarındaki otobüs durağının bankına oturduk. Ona zaman ve mekandan bağımsız olarak birbirine benzeyen insanlar teorimi anlatmaya başladım.

Başta gereksiz şeylerden bahsetmemden biraz rahatsız oldu. Sonra ilgisini çekti ve dinlemeye başladı.

Hasan amcayla Mahmut amcadan bahsedince duraksadı. Beni yine baştan ayağa süzdü.

“Oğlum sen de bizim hayta Memet’in tıpkısısın. Hatta benim gençlik arkadaşım serseri Osman da aynı senin gibi” demez mi?

Başladık gülmeye. Şoo gelen de benim hanım, Hatçe.

Karşıdan kısa boylu, tıknaz atmışlı yaşlarda bir teyze geliyor. Başını çenesinin altından bağladığı eşarpla örtmüş. Üstünde bir örme yelek. Yürüyüşü yavaş ve temkinli. Yüzündeki çizgilere kadar bizim Emine teyzenin aynısı. O da zaten kırk sene önce eski mahalledeki Ayşe Ninenin klonu gibiydi.

Beni yine bir gülme tuttu. Hatçe teyze birkaç metre ötede durdu. Yarı kızgın yarı şaşkın beni baştan aşağıya süzüyordu. Sonra kocasına baktı. Gözüyle beni işaret ederken sağ eliyle deli mi bu dercesine o malum hareketi yaptı.

Adam da idare et der gibi başını salladı.

Yaşadığım o birkaç dakika, benim için çok eğlenceliydi.

Bir süre havadan sudan konuştuktan ve bol bol gülüştükten sonra yanlarından ayrılıp yeni Hasan amcalar ve Hatçe teyzelerle karşılaşmak üzere yola koyuldum.

Hep düşünürüm: Belki de dünyada sekiz milyar insan yoktur. Sadece sekiz bin karakter vardır ve geri kalanlar ise onların yeni baskılarından ibarettir.

Benim bu teorime göre dünyadaki herkesi tanıyor olabilir miyiz? Ne dersiniz?