Merhaba, Aslında hepimizin yakından bildiği, hatta çok sevdiği bir koku petrikor. Özlemle beklediğimiz yağmurlar yağınca çevremizi saran, o muhteşem koku. Doğanın kendi parfümü…
Yağmurları özleyen yanımla toprağın kokusunun neden bu kadar büyüleyici olduğunu araştırırken evrimsel bir gerçeklikle karşılaştım. 21. Yüzyılda doğada yaşamayı unutan ve doğayla kavga eden insanın evrimsel yolculuğuyla…
1964 yılında Avustralyalı araştırmacılar Isabel Joy Bear ve Richard Thomas tarafından literatüre kazandırılan, Yunanca taş anlamına gelen "petra" ile mitolojide tanrıların damarlarında akan altın sıvı anlamına gelen "ichor" kelimelerinin birleşiminden oluşan bu büyüleyici kokunun arkasında tamamen bilimsel bir süreç yatıyor ve koku tek bir maddeden değil, üç ana unsurun birleşiminden kaynaklanıyor.
Geosmin (Toprak Kokusu) / Toprakta yaşayan Actinomycetes adlı bakteriler, kurak dönemlerde sporlar üretiyor ve yağmur damlaları toprağa düştüğünde, bu sporlar havaya yayılıyor. Ve bizim burnumuz geosmin maddesine karşı son derece hassas olduğundan; milyarda bir oranındaki geosmini bile hemen algılayabiliyoruz.
Bitkisel Yağlar / Kuraklık dönemlerinde bitkilerin, çevrelerindeki tohumların çimlenmesini yavaşlatmak ve su kaybını önlemek için salgıladığı bu özel yağlar, toprağa ve taşlara siniyor, yağmurun etkisiyle havaya karışıyor.
Ve bu muhteşem toprak parfümünün son bileşeni Ozon (Yıldırımlar ve Şimşekler). Özellikle fırtınalı havalarda meydana gelen yıldırım düşmeleri ve şimşekler, atmosferdeki azot ve oksijen moleküllerini bölerek, ozon gazı (O₃) oluşturuyor. Rüzgar, bu keskin ve temiz kokulu ozon gazını aşağıya, burnumuza kadar taşıyor.
2015 yılında MIT (Massachusetts Institute of Technology) araştırmacıları, yüksek hızlı kameralar kullanarak bu kokunun havaya nasıl yayıldığını mekanik olarak kanıtladılar. Yağmur damlası gözenekli bir yüzeye düştüğünde, damlanın altında küçük hava kabarcıkları sıkışıyor. Bu kabarcıklar hızla yukarı doğru çıkarak tıpkı şampanya patlaması gibi mikroskobik damlacıklar (aerosoller) halinde havaya saçılıyor. Rüzgar da bu aromatik damlacıkları çevreye yayarak petrikor kokusunu almamızı sağlıyor. Ve tüm doğa kendi parfümüyle mis gibi toprak kokuyor…
Biz insanların petrikora, özellikle de onun içindeki geosmin maddesine olan hassasiyeti ise kelimenin tam anlamıyla büyüleyici. Yapılan araştırmalar, insan burnunun geosmin maddesini algılama yeteneğinin, bir köpeğin koku alma becerisinden daha keskin, hatta bir köpekbalığının sudaki kanı algılama yeteneğinden tam 200.000 kat daha güçlü olduğunu göstermekte. Havaya milyarda veya trilyonda bir oranında karışan geosmini bile anında fark edebiliriz.
Aslında bu koku almanın arkasındaki neden tamamen hayatta kalma (evrim) dürtüsü olup yağmurun toprağa düşmesiyle Afrika savanlarında kilometrelerce ötelerde temiz su kaynağı bulmanın yolu. Yani bedenimizde bulunan doğal bir navigasyon! Ve suyun olduğu yerde tabii ki hayvansal ve bitkisel bolluk.
Yağmurun şiddeti bile toprak kokusunu değiştirirken insanoğlu bu kokuyu şişelere doldurup parfüm olarak kullanmaya kalktığında değerleri ve kullanılma ortamları göz önüne alındığında karşımıza bodrum katının o baskın küf kokusu gelebilir. Çünkü açık havada burnumuzla yeterli miktarda buluşan geosmin, laboratuar ortamında kötü kokulara neden olabilir.
Ormanlık alanlarımız insandan daha çok olduğunda üzerinde yaşadığımız dünyanın ömrü uzayacağı için toprak kokusunu şişelemeye gerek kalmayacaktır. Gerektiği zaman yeterli oranda yağan yağmurlar sayesinde yeşil bir dünyada temiz havayı içimize çekmenin mutluluğunu yaşamak varken sigara dumanından daha tehlikeli kimyasallarla dolu hava akciğerlerimize doluyor. Ve tıpkı dünya gibi, ağaçlar toprağın üzerinde yok olurken bizler de nefes alamadığımız için yok oluyoruz…
Dünyamızın geleceği için daha fazla geç kalmadan, toprağımıza, ormanlarımıza sahip çıkalım. Evrimsel yolculuğumuza kulak verelim. O daima doğruyu bilir…
Her değişime ayak uyduran doğanın bilgeliği ve sanatın ışığında yeniden görüşene dek sağlıkla ve sevgiyle…