Öteden beri savunduğum bir teorim var: İnsanın içindeki boşluk, evrenin boşluğundan daha büyüktür.

Yaşamımız boyunca attığımız her adım; edinimlerimiz, zenginliğimiz, hırsımız, başarılarımız, makamlarımız, unvanlarımız, kurduğumuz bağlar ve atıldığımız maceralar aslında o içsel boşluğu biraz olsun doldurabilme çabasından başka bir şey değildir. Ne var ki bu kısacık ömrümüzde o boşluk asla dolmaz; biz sadece çabalayıp dururuz.

Gözümüzü gökyüzünün en uzak köşelerine diker, milyarlarca kilometre ötedeki bir yıldızın peşine düşeriz. Düşeriz de kendi iç dünyamıza doğru yolculuk yapmayı pek akıl edemeyiz. Bir uzay gemisinin dar kabinine sıkışıp evrenin sınırlarını zorlamak, kendi kalbimizin labirentlerinde yürümekten her zaman daha kolay gelir bize.

İşte bizim en büyük çelişkimiz tam olarak budur.

Geçtiğimiz günlerde, Çek yazar Jaroslav Kalfar’ın 2017 yılında yayımlanan Spaceman of Bohemia adlı romanından uyarlanan ve bilimkurgu ambalajında sunulan varoluşçu bir seans niteliğindeki Spaceman (Bir Astronotun Sonsuz Yolculuğu) filmini izledim. Bu film, zihnimde uzun süredir gezinen o eski soruyu yeniden bilincime taşıdı: İçsel dünyasını keşfedememiş ve kendi oluşumunu tamamlayamamış bir tür olarak dışsal dünyaları fethetmeye kalkışmamız büyük bir cesaret mi, yoksa bir densizlik örneği mi?

Filmin kahramanı Jakub, Dünya'dan şimdiye kadar en çok uzaklaşan insan unvanıyla, Jüpiter’in ötesinde aniden beliren mor renkli "Chopra Bulutu" adlı gizemli nebulaya doğru yol almaktadır. O bulutun, evrenin ilksel maddesi olan ve her şeyi başlatan kozmik özü barındırdığını düşünür. Bu görev bilimsel bir zafer arayışı gibi görünse de aslında kusursuz bir kaçıştır. Kahramanımız; hamile eşini, onun kırgınlıklarını, babasının trajik ölümünden kalan çocukluk travmalarını ve kendi bencilliğini yeryüzünde bırakıp uzayın soğuk boşluğuna sığınmıştır.

Eşi Lenka ise zor zamanlarında yanında olmadığı, kendisini dinlemediği ve anlamadığı gerekçesiyle Jakub’u terk eder. Bu sırada geminin dar koridorunda gerçek mi hayal mi olduğu belirsiz, insan büyüklüğünde ve konuşabilen devasa bir tarantula ortaya çıkar: Hanuş. Yıkıma uğramış bir uygarlıktan geldiğini iddia eden bu bilge yaratık, Jakub’un anılarına sızarak ona eşiyle kuramadığı bağları, ıskaladığı anları ve kalbinin katılaşmış köşelerini gösterir.

Jakub, insanlığın en büyük keşfini yapmak üzere ilerlerken aslında kendi içindeki o unutulmuş, terk edilmiş yerde rehberliğe ihtiyaç duyan bir çocuktan farksızdır. Kendi iç dünyasına yabancı olduğu için bir türlü büyüyemeyen ve büyümektense kaçışı tercih eden hepimiz gibi bir çocuk... Uzun dışsal yolculuğunun sonuna doğru beklenmedik bir anda içindeki boşluğu fark eder ve istemsizce kendi içsel yolculuğuna başlar.

Filmin sonunda acı bir gerçekle yüzleşiriz: İçimizdeki büyük boşluktaki keşifleri tamamlamadan, dışsal yolculuğumuzu da sağlıklı bir biçimde tamamlayamayız.

Bugün teknolojik olanaklarımızla gurur duyuyor; Mars’ta koloniler kurmayı, uzay madenciliği yapmayı ve yapay zekayla zihnimizi genişletmeyi tartışıyoruz. Ancak kendi travmalarımızı iyileştirmekten, empati kurmaktan, kendimizle ve çevremizle barışmaktan aciziz. Yanı başımızdaki insanın acısına kör, sağır ve dilsiziz.

Evdeki anlaşmazlıkları çözmeden her şeyi halının altına süpürüp ailesini terk eden bir genci düşünelim. Nereye gitse, ne yapsa halının altındaki o sorunları kafasının içinde ağır bir yük gibi taşıyarak gerçek bir başarıya ulaşması mümkün müdür? Önce orayı çözmek gerekir. İçimizdeki boşluğun büyük bir kısmı tam da orada yatar. Halının altındakileri temizleyebilen ve yakınlarıyla gerçek bağlar kurmayı başarabilen biri, dışsal yolculuğunu anlamlı kılabilir.

Belki de insan türü olarak yeniden başlamamız gereken yer, roketlerin fırlatıldığı rampalar değildir. Öncelikle halletmemiz gereken; kendi vicdanımızın ve kalbimizin derinliklerine seyahat etmektir. Kendi içsel evrenimizin haritasını çıkarmadan çıkacağımız her dışsal yolculuk, elimize görkemli bir trajediden başka bir şey vermeyecektir.

Gerçek hayatta bu içsel yolculuğu başlatmak için milyarlarca dolarlık bütçelere veya NASA’ya ihtiyacımız yok. Halının altına süpürdüğümüz küçük kırgınlıkları tatlılıkla çözmek, yanı başımızdaki insana içten bir gülümseme sunmak ve karşımızdakine dürüstçe "Seni gerçekten dinlemedim" diyebilme cesaretini göstermek yeterlidir.

Dış dünyaları fethetmeye kalkışmadan önce; korkularımızı, pişmanlıklarımızı ve çocukluk yaralarımızı da yanımıza alarak kendi ruhumuza şefkatle sarılmayı öğrenmeliyiz. Kusursuz olmaya çalışmak yerine, hatalarımızı kabul edip yönümüzü değiştirebilme gücünü bulmalıyız.

İçimizdeki boşluğu sevgi, dostluk, üretim ve anlam arayışıyla aydınlattığımızda; hem kendimizle barışacak hem de yapacağımız her yolculuğu bir kaçıştan çıkarıp gerçek bir keşif ve büyüme serüvenine dönüştüreceğiz.

Çünkü insanın en muazzam keşif serüveni fırlatma rampalarında değil, kendi kalbinin ve vicdanının derinliklerinde gizlidir.