Kapalıyol Antalya merkezde İstanbul’un İstiklal’i, İzmir’in Gündoğdu’su, Ankara’nın Yüksel Caddesi gibidir. Oralardaki bilindik manzaralara burada da rastlanır. Hareketlidir. Sokak müzisyenleri, banklarda oturmuş sohbet eden emekli dayılar, alışveriş yapan şık hanımlar, yardım toplama noktalarından yükselen mikrofonik sesler, dönerciler, mağazalar…

Kapalıyol, Youtuber’ların, gezici mikrofonların mekanıdır. Sosyal medyaya düşen olaylı sokak röportajlarının çoğu Kapalıyol prodüksiyonudur. Kapalıyol röportajlarından dolayı mikrofonun önünden ve arkasından çoğu kişi savcılığı boylamıştır. Tutuklananlar ve ev hapsi alanlar da azımsanmayacak sayıdadır.

Geçenlerde üyesi olduğum bir derneğin merkezine giderken kaldırımda bir adamın oturduğunu gördüm. Üstü başı dağınıktı. Pantolonu, gömleği yırtık ama tertemizdi.

Kendisine laf atıp kızdırmaya çalışan gençlere bir şeyler söylüyordu.

İstem dışı dönüp baktım o tarafa. O da ne, Sokrates’in ta kendisi. Biraz geçtim ve geri döndüm. Ta kendisi, büyük yarı kel bir kafa, beyaz sakallar, tombul yanaklar. Tam da heykelleri ve temsili resimleri gibi.

Belli ki buralara yeni düşmüş. Beni mıknatıs gibi yanına çekti. Gittim, karşısında durdum. Hayran hayran onu izliyorum. Kimi geçerken bozuk para atıyor, kimi de laf atıp geçiyor. Bir an zaman algımı kaybettim, tarihin sahnesinde kendimi O’nun öğrencilerinden biri olarak gördüm.

O da kayıtsız kalmadı. Birden bakışlarını bana çevirdi ve Akdeniz Mavisi gözlerini gözlerime dikti. Öylesine derin baktı ki, sanki atomlarımı görüyordu.

“Gele attığım zarları üst üste koysam, gökdelen dikerdim Ankara’nın ortasına…”

Gözlerimin içinde mavi Akdeniz’i hissettim. Tam da benim yaşamımı anlatıyordu. Demek ki Ankara’dan düşmüştü buralara.

“Eyvallah!”

Dudaklarımdan bunlar döküldü ve kontrolsüzce yanına oturuverdim.

Elimi güçlüce sıktı. Tanıştık. Tam sohbete başlayacağız, iki tane zıpır gencin laf atmasıyla onlara döndü. Akdeniz gözleri bu defa kızıla çalmıştı. Gençleri el işaretiyle yanımıza çağırdı. Somun gibi elini birinin omzuna koydu ve başladı konuşmaya…

“Eyy!…

Her şey olmak isteyen ve her şeyi almak isteyen kişi!

Belki her şey olacaksın ve her şeyi alacaksın. Yediğin önünde yemediğin ardında olacak. Ekmeğin elden suyun gölden gelecek.

Bil ki, bütün bu entrikalar, yalan, dolan hile ve iftiralarla -oldukların ve aldıkların- içindeki -uzay boşluğundan büyük- boşluğu dolduramayacak. Olmayacaksın, olduramayacak.

Biliyorum yaralısın. Bedeninin ve ruhunun eskiden beri biriktirdiği derin yaraları ve büyük acıları var. Acılarını kine, yaralarını silaha dönüştürmüşsün belli ki.

Ve savaşın bitmiyor asla. Herkesle her şeyle sürüyor savaşın. Düşmanların kadar dostlarınla da savaşmışsın. Görünenle, görünmeyenle; bilinenle, bilinmeyenle; olanla olmayanla savaşmışsın durmaksızın.

Aslında sen en büyük düşmanın olan ‘SEN’le savaşıp durmuşsun yıllarca.

Bir çırpıda bırakabilir misin savaşmayı? Hayır. Bırakamazsın. Kendini yok edene ve geriye kötü anılar bırakana kadar devam etmek zorundasın. Çünkü sen busun. Bundan başka bir şey olmayı da bilmiyorsun.

Ey insan! Anla ki, bu dünyada senden başka insanlar da var. Seninkilere denk ve daha fazla acılar da var. Bunu anlamak için empati yeteneğine sahip olman gerekir. Empati yapabilmek az çok bütün insanlarda vardır. Onlar, bir parça da olsa karşısındakini anlarlar. Onun yerine kendisini koyup öyle de bakabilirler.

Sen ise bu yetenekten yoksunsun. Karşındaki insana vurdukça vuruyorsun. Acımıyorsun. Çünkü onun çektiği acıyı hayal edemezsin. Bilmezsin. Anlamazsın.

Hele hele, her şey olmak ve her şeyi almak istiyorsan herkese vurur da vurursun.

Ve savaşın sürer gider…

Savaşan, her savaşta bir şey öğrenir. Bir savaşta ayağı kırılır, ayağını korumayı öğrenir. Bir başka savaşta dişi kırılır, dişini korumayı öğrenir. Bir başka savaşta yoksullukla sınanır, zengin olmayı öğrenir. Yani pratiği çoktur. Oyunu çoktur. Numarası, hilesi bitmez.

Kavra ki, bunların hiçbirisi iyi şeyler değildir. İyilik bambaşka bir şeydir.

İyi olan, doğru olan savaşmamaktır. Barışçıl olmaktır.”

Sustuğunda genç adam bir yandan omzunun bir yandan ruhuna tokat gibi çarpan sözlerin acısıyla kıvranıyordu.

Ben ise, sanki başka bir evrene uzun bir yolculuktan dönmüş gibi yorulmuştum.

Daha sonra kaç defa oraya gitsem de bir anda ortaya çıkıp bir anda kaybolan “Sokrates”i bir daha görebilmem mümkün olmadı.

Herkese bilmek, öğrenmek, anlamak ve kavramakla geçen iyi bir yaşam diliyorum.