Oynamasanız da, gelin Türkiye’nin şu satranç meselesine birlikte bir bakış atalım. Sonra da oturur bir iki el satranç oynarız belki...
Birkaç yıl önce tüm dünyayı ekran başına kilitleyen The Queen’s Gambit dizisini izlediğimde, zihnimde yalnızca yetimhaneden dünya satranç şampiyonluğuna uzanan Beth Harmon’ın büyüleyici kurgusu kalmamıştı. Zihnimin bir köşesinde çok daha derin, yanıtlanması zor bir soru yankılanmaya başladı: Neden gerçek dünyada tahtanın başında kadınların adı bu denli az duyuluyor ve neden zekanın en saf arenasında harikalar yaratan dehalarımız hak ettikleri yerde değil? Bu soru beni 64 karenin bin beş yüz yıllık kadim geçmişinden günümüz Türkiye’sinin spor salonlarına, olimpiyat sahnelerinden sokak panolarına uzanan bir sorgulamanın içine çekti. Satrancın kökleri, 6. yüzyıl Kuzey Hindistan’ında oynanan Çaturanga (catur aṅga – dört kısım/unsur) oyununa kadar uzanır. Piyadeler, filler, süvariler ve savaş arabalarından oluşan bu minyatür savaş simülasyonu; Hindistan’dan Sasani İran’ına (Çatrang), oradan İslam coğrafyasına (Şatranç) ve Emeviler üzerinden Avrupa’ya yayılarak dünyaya mal oldu.
15. yüzyılın sonlarında vezirin uzun menzilli ve en güçlü taşa dönüştürülmesiyle oyun bugünkü modern temposuna kavuştu. İlginçtir ki, oyuna en yıkıcı güce sahip olan Vezir bir kadını/kraliçeyi temsil ederken, satranç tahtasının başındaki kadınların varlığı yüzyıllar boyunca gölgede kaldı. Zihnimi kurcalayan en önemli soru, kadınların satranç oyununda neden azınlıkta olduğudur. 1927’de ilk Kadınlar Dünya Şampiyonu olan Vera Menchik’ten Nona Gaprindashvili’ye, Judit Polgar’dan Hou Yifan ve Ju Wenjun’a kadar satranç tarihine adını altın harflerle yazdıran efsaneler elbette var.
Macar satranç sporcusu Judit Polgar, kariyeri boyunca klasik veya hızlı satrançta 11 farklı (mevcut ya da eski) dünya şampiyonunu yenmeyi başarmıştır. Polgar'ın yendiği dünya şampiyonları: Magnus Carlsen, Garry Kasparov, Anatoly Karpov, Vladimir Kramnik, Viswanathan Anand, Boris Spassky, Veselin Topalov, Vasily Smyslov, Ruslan Ponomariov, Alexander Khalifman, Rustam Kasimdzhanov. Dünyanın en iyilerini deviren Judit Polgar, o dönemde söylenenlerin aksine, kadınların zihinsel kapasitesinin erkeklerden hiçbir eksiği olmadığını kanıtlayan en somut örnektir.
Buna rağmen, bugün küresel ölçekte ve ülkemizde lisanslı kadın sporcu oranları ile ilk yüz ‘Büyükusta’ arasındaki kadın temsili hala iç karartıcı düzeydedir.
Peki neden?
Bu durum biyolojik bir yetersizlikten değil; tamamen sosyo-kültürel şartlanmalardan, yönlendirme eksikliğinden ve tabandaki katılım piramidinin darlığından kaynaklanmaktadır. Eğer bin erkek çocuğuna karşılık yalnızca elli kız çocuğu satrançla tanışıyorsa, zirvede erkeklerin çoğunlukta olması matematiksel olarak kaçınılmazdır.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu bellidir: Okul öncesinde ve ilkokul çağında satrancı özellikle kız çocukları için yaygınlaştırmak, gerekirse pozitif ayrımcılıkla müfredatın merkezine yerleştirmek. Kız çocuklarına kendi stratejilerini kurmayı, hamlelerinin sorumluluğunu almayı ve zihinsel mücadelede hiçbir sınır tanımamayı erken yaşta aşılamalıyız.
Erken yaşta başlamanın hafife alınamayacak bireysel kazanımları vardır. Bir satranç turnuvasına adım attığınızda sizi büyüleyen ilk şey ambiyanstır: 75 yaşında deneyimli bir emektarın karşısında 6 yaşında pürdikkat oturan bir çocuğu görebilirsiniz. Satranç; yaş, boy, kilo ya da cinsiyetin önemsizleştiği, yalnızca iki zihnin konuştuğu nadir alanlardandır. O salonlarda bağrışma, taşkınlık göremezsiniz; aksine küçük yaşta kazanılmış derin bir ciddiyet, sabır ve asalet hakimdir.
Uzmanların 4–7 yaş aralığını satranç sporuna en verimli başlangıç dönemi olarak tanımlaması tesadüf değildir. Erken yaşta satrançla tanışan bir çocukta birçok kazanım oluşur ve kalıcı hale gelir. Odaklanma ve derin konsantrasyon dijital çağın getirdiği dikkat dağınıklığına karşı doğal bir kalkan oluşturur. Analitik ve algoritmik düşünme gelişir. Çocuk her hamleyi bir problem olarak görür; neden-sonuç ilişkisi kurmayı ve hızlı karar vermeyi öğrenir. Öngörü ve stratejik planlama yeteneği ve sonraki yaşamında birkaç adım sonrasını hesaplayabilme yetisi kazanır. Duygusal dayanıklılık ve centilmenlik gelişir. Kazanmanın gururunu taşırken kaybetmeyi kabullenmeyi, rakibe saygı duymayı ve pes etmemeyi içselleştirir. Satrancın yaygınlaşması aynı zamanda toplumsal bir kaldıraç işlevi görür. Satranç yalnızca bireysel bir zeka sporu değil, bir ülkenin bilişsel sermayesini inşa eden düşük maliyetli, yüksek getirili kalkınma aracıdır.
Pahalı ekipmanlar ya da dev tesisler gerektirmez; bir köy okulundaki çocukla metropoldeki bir kolej öğrencisini eşit şartlarda yarıştırır. Bu eğitimde fırsat eşitliğinin en somut örneğidir. Matematiksel akıl yürütme ve mantıksal kavrayışı güçlendirerek fen ve teknoloji alanında yetişecek nesillerin zihinsel omurgasını kurar. Düzenli satranç eğitimi alan okullarda disiplin sorunlarının, akran zorbalığının ve çatışmaların azaldığı somut araştırmalarla sabittir. Satranç sporunun sağladığı bu sosyal uyum ve şiddetin azalması önemli bir toplumsal kazanımdır. Çocukları pasif ekran bağımlılığından kurtarıp üretken ve aktif bir zihin egzersizine yönlendirir. Bir anlamda dijital detoks işlevi görür.
Gelin görün ki, bu kadar asil ve hayati bir sporun icracıları hak ettikleri değeri görmekten çok uzaktalar. Türkiye Satranç Federasyonunun tabana yayılma gayretleri ve yerel turnuvalar umut verici olsa da, zirvedeki sporcularımızın yaşadığı trajedi vicdanları yaralamaktadır. Son yıllarda yerel yönetimler ve ilgili bakanlığın da Türkiye Satranç Federasyonuna (TSF) destek olduklarını görmek umut verici olsa da bu kulvarda daha yürünecek çok yol var.
Yıllarını 64 kareye adamış, uluslararası unvanlar kazanmış erkek ve kadın milli sporcularımız; turnuva yol masraflarını, antrenör ücretlerini ve konaklama giderlerini ceplerinden karşılamak zorunda kalabilmektedir.
Bunun en acı örneğini yakın zamanda yaşadık: Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük satranç ustalarından ‘Büyükusta’ (GM) Mustafa Yılmaz, yeterli sponsorluk ve maddi destek bulamadığı için 2008 yılından bu yana aralıksız mücadele ettiği Satranç Olimpiyatları’na katılmama kararı aldı.
Bir ülkenin milli sporcusunun, "Hak ettiğim saygıyı ve desteği gördüğüm takdirde önümüzdeki yıllarda yeniden ülkemi temsil etmekten mutluluk duyarım" demek zorunda kalması, hepimiz için bir utanç vesilesidir.
Yine geçtiğimiz aylarda bir ‘Büyükusta’ olan milli satranç sporcusu Cem Kaan Gökerkan, YouTube kanalında 'Satrancı Bırakıyorum' başlıklı bir video paylaşmıştı. Ödüllerin komik kalması, Antrenör eksikliği, ağır masraflar, gelecek ve motivasyon kaygısı gibi sorunlardan bahsetmişti. Dünyanın en zor oyunlarından birinde en üst unvana ulaşıp Milli Takım'a giren bir sporcunun maddi kaygılarının olmaması gerektiğini savunmuştu. Bu şartlar altında farklı alanlara yöneleceğini söylemişti.
Bu üzücü haberlere rağmen ‘Büyükusta’larımızın yine de satrançtan kopamayacaklarına, kısa zamanda değerlerinin anlaşılacağına ve hak ettikleri saygıyı göreceklerine olan umudumu koruyorum.
Yeşil sahalarda varlık gösteremeyen, uluslararası turnuvalarda hüsran yaratan futbolcuları milyonlarca liralık reklam filmlerinde oynatmak, billboardlara taşımak için sıraya giren markalar; dünya çapında hamle yapan satranç ustalarımızın bir uçak biletine ya da turnuva katılım payına kör ve sağır kalmaktadır.
Bir şampuan reklamında koşuşturan başarısız futbolcular yerine; zekasıyla, analitik dehasıyla, stratejik vizyonuyla bayrağımızı dalgalandıran genç kadın ve erkek ‘Büyükusta’larımızı o ekranlarda, o panolarda gördüğümüz gün; yalnızca satrançta değil, bilimde, sanatta ve toplumun her alanında gerçek bir hamle yapmış olacağız.
Kadınların satrançta yeterince var olmadıklarından şikayet ederken bir de erkek satranç sporcularından duyduklarımıza bakalım. Sorunlar yalnızca cinsiyetçilikle sınırlı değil demek ki. Satranç sporunu en baştan ele alıp yaygın hale getirmeliyiz.
Artık televizyon, gazete ve sosyal medya reklamlarında satranç tahtasının başında zekasını konuşturan zihin savaşçılarını görmek istiyoruz. Bütün ‘Büyükusta’larımızı çocuklarımızın görmesini, tanımasını ve örnek almasını istiyoruz.
Reklamlara pervasızca harcama yapan büyük firmalarımıza seslenmek istiyorum. Reklam departmanınıza sorsanıza: “Firmamız ve ürünlerimiz ‘zeka, odaklanma, fiziksel ve bilişsel emek’ sayesinde ortaya çıkarken neden bir türkücü ya da topçu seçiyorsunuz reklam yüzü olarak? Bir satranç sporcusu bulamadınız mı?” Ben olsam döner sorarım.
Reklam ajanslarına da hayretler içinde bakıyorum son zamanlarda. Değerli arkadaşlar, bıkmadınız mı, hep aynı kişileri defalarca anlamsız kurgularla insanların gözüne sokmaktan? Artık bazı tiplerden bıktı insanlar. Biraz da zekayı önerin çalıştığınız firmalara. Hep bağırma çağırma, rahatsız edici ışıklar, hep aynı mekanlar, aynı yüzler,.. Aşın artık kendinizi.
Can sıkıntısından her sene ev eşyası değiştiren, her sene evine tadilat yapan bir sürü tuzu kuru var bu ülkede. Onlar da artık daha yararlı işler için bir şeyler yapmayı düşünmeliler bence. TSF’yi destekleyebilirler örneğin. Bir milli sporcuya destek olabilirler. Çocukların satranç sporunu tanımalarına ve sevmelerine de katkı yapabilirler. Yapıyorlardır mutlaka bir şeyler. Biraz da satranca dönsünler yüzlerini, demek istiyorum. Benden söylemesi.
Bu konuyu çok önemsiyorum. Uzun zamandır yazacağım, yazacağım diyordum. İşte yazdım. Medya da bu işe el atmalı. Şu günlerde satranç sporu yükselen bir değer. Buna destek olalım. Çok fazla yararı olan bir konu bu.
Belediyelerin yerinde olsam hiç durmam her parkı ve bahçeyi satranç taşlarıyla doldururum. Turnuvalar düzenlerim. Geleceğimiz için çocuklar, satrancın sunduğu avantajlarla yetişmeli.
Akla, stratejiye ve zekaya hak ettiği değeri vermeyen bir toplum, geleceğin satranç tahtasında ancak bir piyon olarak yer bulabilir.