Hayatın telaşı içinde kimi insanların sanki görünmez bir çekim alanına sahip olduğunu hayretle izleriz. Sanki adımları hep açık kapılara çıkar, rüzgar hep arkalarından eser.

Çoğu zaman bu ayrıcalığı kaderin tebessümü ya da göksel bir piyango sayma kolaycılığına kaçarız. Oysa şans, mistik bir lütuf değildir. O, zihinsel mimarimizin, dünyayla kurduğumuz temas yüzeyinin ve bizzat eylemlerimizin matematiksel bir meyvesidir.

On sekizinci yüzyılın dahi matematikçisi Abraham de Moivre, başyapıtı ‘The Doctrine of Chances’ta olasılığı çıplak bir kesir olarak önümüze koyar: Bir olayın gerçekleşme şansı, lehimize olan ihtimallerin, mümkün olan bütün durumlara bölünmesidir. Bu yalın gerçek, hayatın akışında şansın ilk büyük sırrını fısıldar kulağımıza: Şans, deneme sayısını inatla artıranları ve olasılık paydasını fiziksel olarak genişletenleri sever.

Bir madeni parayı yalnızca birkaç kez havaya attığınızda üst üste yazı gelmesi sizi aldatabilir; hayatın ilk adımlarında da böyledir. Kendini baştan ‘şanssız’ ilan edenlerin en yaygın yanılgısı, kısa vadeli rastlantısal dalgalanmalara kanıp ilk birkaç yenilgide oyunu terk etmeleridir. Oysa şanslı saydığımız insanlar, uzun vadede olasılıkların asıl rotasına oturacağını gayet iyi bilirler. Psikolog Richard Wiseman’ın yıllara yayılan saha araştırmaları, şanslı saydığımız insanların yeni deneyimlere açık kaldığını, temas çevrelerini genişlettiğini ve olasılık çarkını çevirmekten asla vazgeçmediğini ortaya koyar. Ne kadar çok tohum saçarsanız, toprağın size bir başak verme olasılığı o denli katlanır. Şans, analiz felcine kapılıp bekleyenleri değil, sahaya inip deneme cüretini gösterenleri ödüllendirir.

Şanslı bir zihin ile talihsizlikten yakınan bir zihni birbirinden ayıran kırılma noktası, dikkat mimarisinde gizlidir. Wiseman’ın ünlü ‘gazete deneyi’ bu gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyar. Katılımcıların eline kalın bir gazete verilip içindeki fotoğrafları saymaları istenir. Kendini şanssız sayanlar, hata yapma korkusu ve aşırı görev odaklılığıyla dakikalarca tek tek fotoğrafları sayarken; şanslılar birkaç saniye içinde gazeteyi kapatır. Çünkü gazetenin ikinci sayfasına büyük puntolarla şu not düşülmüştür: "Saymayı bırakın, bu gazetede tam 43 fotoğraf var." Hatta orta sayfada, bunu fark edene nakit ödül verileceğini ilan eden koca bir duyuru yer almaktadır.

Şanssız denekler bu açık kapıları göremezler; çünkü zihinlerindeki kaygı ve kusursuzluk takıntısı, bakış açılarını daracık bir tünele hapsetmiştir. Nassim Nicholas Taleb’in ‘Fooled by Randomness’ eserinde belirttiği gibi, kaygılı bir bilinç daima çevredeki anlık gürültülere kulak kabartır, her pürüzde kozmik bir lanet arar. Oysa şans, zihnindeki o yıpratıcı gürültüyü susturabilen, çevresine karşı meraklı, esnek ve uyanık kalanları tercih eder. Christian Busch’un "akıllı şans" dediği kavram da tam burada kendini gösterir: Beklenmedik anlarda karşımıza çıkan işaretleri fark edip onları hayatı değiştirecek bir köprüye dönüştürme yeteneği.

Ödülü büyük olan tesadüfler, tek başına dört duvar arasında otururken doğmaz. Şans, hayatın içine cesaretle sosyal kancalar fırlatanların yanındadır. Sıradan bir sohbet esnasında "Ne iş yapıyorsunuz?" sorusuna tekdüze bir edayla "Mühendisim" deyip susmak, sıfır kanca atmaktır. Oysa aynı soruya, "Mühendisim ve bu dönemde felsefe tarihine merak sardım, bir yandan da geleneksel mutfak kültürü üzerine denemeler kaleme alıyorum" cevabını veren bir insan, muhatabına tutunabileceği üç ayrı dal uzatmış olur.

Karşınızdakinin bu konulardan birine tutunup yeni bir dostluğun, iş ortaklığının ya da hayatınızı değiştirecek bir fikrin kıvılcımını yakma olasılığı kendiliğinden artar. Şans, dünyayla temas yüzeyini zenginleştiren, insan ilişkilerinde esnek ve çok boyutlu etkileşim kurabilenlerin doğal bir ödülüdür.

Hayat steril ve korunaklı bir laboratuvar değildir. Haksızlıklar, hesapta olmayan aksilikler kapımızı çalabilir. Ancak farkı yaratan şey, talihsizliği tersyüz edebilme yeteneğidir. Kendini şanssız hissedenler ilk tökezlemede kurban psikolojisine bürünüp ‘Neden hep beni bulur?’ feryadıyla felç olurken; şanslılar durumu derhal yeniden çerçevelerler. ‘Daha beteri olabilirdi, bu pürüzün içinden neyi dönüştürebilirim?’ diyerek inisiyatifi ellerine alırlar. Bozulan planların ve aksiliklerin tam ortasındaki gizli fırsatı yakalayabilmek...

Burada Taleb’in işaret ettiği derin bir ayrımı kavramak gerekir. Ilımlı ve sürdürülebilir başarı; emek, bilgi ve disiplinin olağan sonucudur. Fakat göz kamaştıran, kontrolsüz ‘vahşi başarılar’, genellikle saf rastlantının ve yıkıcı bir karşılaşma yaşamamış olmanın ürünüdür. Yalnızca zirvedekileri görüp arkadaki sessiz mezarlığı unutan ‘Hayatta Kalanlar Yanılgısı’na kapılmamak gerekir. Bilge bir zihin, tesadüflerin rüzgarıyla gelen ilk galibiyetle kibre kapılmaz; uzun vadede her şeyin asıl ortalamasına döneceğini bilir. Başarıyı zirvede tutunan şey sabırla inşa edilmiş yetenektir.

Tam bu noktada, ahlaki ve bilimsel bir gerçek önümüzde duruyor: Hayatın olasılıklarını zenginleştirmek, asla bir kumar masasına oturmak demek değildir. Kumar, gerçek şansın tam tersidir. Çünkü yapısı gereği bütün matematik baştan sizin aleyhinize kurulmuştur. Kumardan hiçbir insan sürdürülebilir bir refah ya da kazanç elde edemez. Bu bir temenni değil, kesin bir doğa yasasıdır. Büyük Sayılar Kanunu gereğince kumarı oynatan sistem, her elde kasanın avantajını büyütür. Kumarda sadece kasa kazanır; masaya oturan ise eninde sonunda her şeyini kaybeder. Zihni açıp hayata karışarak şans aramak bir akıl ve irade hamlesidir; kör bir tesadüfe bel bağlayıp kumarın zehirli vaatlerine kapılmak ise yalnızca emeğinizi, ailenizi, onurunuzu ve geleceğinizi tüketmektir. Kumarda kazanmak diye bir şey yoktur. Sürdürülebilir bir kazanç hiç yoktur. Bana göre bağımlılıkların en kötüsü ve en tehlikelisidir.

Bütün bu insani ve bilimsel manzaraya baktığımızda, şansın sevdiği insanın çehresi netleşmeye başlar. O insan; ilk yenilgilerde küsmeyen matematiksel bir cesarete sahiptir. Kaygının yıpratıcılığından sıyrılarak hayatın sunduğu görünmez ilanları fark eder. Sosyal kancalarla dünyayla canlı bağlar örer. Başına gelen terslikleri dövünme nedeni olarak değil, yenilenerek inşa fırsatı olarak görür. En önemlisi de kendi iradesiyle kurduğu olasılık zeminini, kumarın sahte ve karanlık bataklıklarına asla kurban etmez.

Kuponlar doldurulur, bahisler kapanır, eller açılır, piyango kuyrukları uzar, zarlar döner ama gerçek kazananlar, o dönüşün mantığını kavrayıp sabırla kendi zeminini inşa edenlerdir. Bu hafta sonu zihninizin perdelerini aralayın, hayata yeni bir kanca fırlatın ve deneme cesaretinizi tazeleyin. Çünkü şans, onu kör karanlık masalarda arayanları değil; açık havada, kararlılıkla, emekle ve onurla var edenleri sever.