“Ooh, bir rahatlama geldi.” Bu sözü söylediğinizi düşünüyorsanız ve buna gerçekten inanıyorsanız muhtemelen bir tabutun içinde omuzlar üzerinde ebedi istirahatgahınıza doğru yavaşça yol alıyorsunuzdur.
Başka bir senaryoda Adli Tıp morgunda soğuk bir kutuda rahatça uzanmış, otopsi yapılmasını bekliyorsunuzdur. Çünkü başka türlü bu dünyada gerçekten rahatlama olasılığı yoktur. Boşuna beklersiniz.
Öteden beri yaşamın sorunlar, çatışmalar, kapışmalar, rahatsızlıklar ve bunları çözmeye çalışırken verdiğimiz mücadele, geliştirdiğiniz çözümler, beraberinde yan ürün olarak oluşturduğumuz insan uygarlığı üzerine kurulu olduğunu düşünürüm.
Yaşamın başladığı, ilk organizmanın hareketlenip var olmayı başardığı yerde ilk andan itibaren kıpırdanmaya, debelenmeye başlamamız da bu zorlu mücadelenin canlı bir ön gösterimi gibidir.
Yaşam, bitmek tükenmek bilmeyen etkiler ve tepkiler bütünüdür. Doğada oluşan etkiler ve tepkiler bir anlamda canlılığın ve yaşamın tarihi ve tarifinden başka bir şey değildir.
Evrimimizin bir noktasında insan, kendisini diğer organik ve inorganik varlıklardan ayırarak üstün(!) bir konuma yerleştirse de o ilksel ve ilkel debelenme davranışını bir türlü terk edememiştir. Aksine daha karmaşık itiş kakış yol ve yöntemleri geliştirmeyi başarmıştır. Daha fazla itiş kakış nedenlerini…
İnsanın kendi dışından, kendine ait olmayan ve kendi üretmediği şeyleri talep etme huyu bütün bunların nedenidir. Hakkımız olmayan şeyleri isteriz, ısrar ederiz, nezaketle alırız, zorla alırız, çalarız ya da bu amaçlarla türlü türlü entrikalar çeviririz. Bunlar bazen iki bebeğin bir beşikte daha fazla yer ve rahatlık talebi için tepişmesi şeklinde ortaya çıkar. Sofrada daha fazla yeme, daha fazla ilgi görme, daha fazla sevgi görme gibi talepler dünyasal kadim huzursuzluğun ilk evreleridir. Sonra büyürüz ve yaşamdan taleplerimiz çeşitlenerek artar. Beraberinde mücadele de büyür. İş kişiler arasındaki çatışmadan çıkıp talep birlikteliğine dayalı organize çatışmalara dönüşür. Bunların en büyük hali devletlerin aynı kök arzu ile yıkıcı çatışmalara girmesine kadar varır.
Bütün bunlar anne karnındaki ikizlerin yer darlığını bahane ederek tepişmesinden farklı değildir. Canlılığın ilk var olduğu anda ne yapıyorsak milyarlarca yıl sonra onu yapmaya devam ediyoruz. Durumun değişeceğine dair hiç bir işaret göremediğimize göre bu iş böyle sürüp gidecektir.
Evrendeki diğer dünyalarda nasıl yaşıyorlar bilmiyoruz ama bizim dünyamızda manzara budur.
Kaynaklar kıttır. Sayımız ve beklentilerimiz artıyor. İşte bu yüzden bu dünyada bize gerçek anlamda huzur yoktur.
“Ooh, rahatladım.”
Olmaz. Çünkü sen büyük bir sorunu çözdüğün anda o sorundan boşalan yere sıradakini süren bir yay mekanizması vardır.
Peki nasıl olacak?
Merak etmeyin; insan uygarlığı olarak yeni dayanıklılık seviyeleri geliştirerek bu işi çözüyoruz. Sorunlarla birlikte yaşamayı öğrenme, kabullenebilme, uyum sağlama ve empati yeteneği ile şimdilik idare ediyoruz. Birkaç milyon yıl daha bu şekilde idare edebileceğimizi düşünüyorum.
Peki ya sonrası?..
Sonrasına da o zaman bakarız artık.