Yetmiş yaşlarında, yalnız yaşayan, çökkün bir ihtiyar olan, esnaf takımından Mihail Petrov Zotov sabahleyin gözlerini açtı. Soğuktan, yaşlılıktan dolayı tüm bedeninde bir kırıklık vardı. Odanın içi henüz karanlıktı, ancak kutsal tasvirin önündeki kandil de yanmıyordu. Perdeyi kaldırıp dışarıya baktı. Gökyüzünü kaplayan bulutlar beyazlıkla örtülmeye, hava ağarmaya yüz tuttuğuna göre sabahın en fazla beşi olmalıydı. Zotov öksürdü, boğazını temizledi, soğuktan büzüşerek yatağından doğruldu. Çok eskiden kalma alışkanlığına uyarak tasvirin önünde durdu, uzun uzun dua etti. Ardı ardına sıraladığı duaların sonunda tanıdıklarının adlarını saydı. Aslında bunu da alışkanlık üzere yapıyordu, çünkü hangi adın kime ait olduğunu çoktan unutmuştu. Aynı alışkanlıkla odasını, aralığı
süpürdü kırmızı bakırdan, dört ayaklı küçük semaverini ateşledi. Zotov’un bu gibi alışkanlıkları olmasa yaşlılık günlerini neyle dolduracağını bilemezdi. Semaverin tutuşması uzun sürdü, ama sonunda birden ateşlenerek titrek, tok bir uğultuyla uğuldamaya başladı. Böyle homurdanıp kendi kendisiyle konuşarak eksi moda paltosunu giydi, ayaklarına bilmem hangi zamandan kalma hantal, bol lastiklerini geçirdi, avluya çıktı. Soğuk, sert, durgun bir hava vardı dışarıda. Yaban otlarının kapladığı geniş avlu yere dökülen sarı yaprakların üzerine düşmüş çiğlerden ışıl ışıldı. Zotov böyle dedikten sonra yana kaykılmış çatısında otların bittiği ahıra baktı, orada kapıdan ufak bir at başı gözüküyordu. Sahibinin bakışından cesaret alan baş kıpırdandı, ahırdan dışarıya bütün bir gövde çıktı. Tıpkı köpek gibi o da kocamıştı bacakları incecik, karnı içeri çökük, sırtının kemikleri çıkmış, ezik, ürkek, kül rengi bir hayvancağız… Ahırdan çıktıktan sonra kendinden utanmış gibi kararsızlık içinde dikildi. Zotov böyle öfkeyle sövüp sayarken iki hayvanı onu dinliyordu. İki hazır yiyici yediklerinin başlarına kakıldığını anlıyorlar mıydı, orası belli değil, ama karınları daha bir içeri çekildi, bedenleri darlaştı, ezilip büzüldü, gözleri donuklaştı… Onların uysal duruşu daha çok zıvanadan çıkardı Zotov’u. Bu arada sabah sisinin arasından güneş gözükmeye başlamıştı yatay ışınlar otlardaki güz çiylerine yandan vuruyordu. Konuşmalar, ayak sesleri duyuldu. Zotov süpürgeyi yerine bıraktı, bakkallık yapmakta olan komşusu,
aynı zamanda kirvesi Mark İvanıç’ın dükkanına yollandı. Oraya varınca açılır kapanır bir iskemleye oturdu, ağır ağır iç geçirdi, sakalını sıvazladı, havalardan söz açtı. İki kirve havalardan, kiliseye yeni gelen zangoca, ondan ilahicilere geçtiler söyleşi uzadıkça uzadı. Söyleşi sırasında zamanın nasıl geçtiği belli olmuyordu. Bakkal çırağı çaydanlık dolusu kaynar su getirip iki ahbap çay içmeye koyulduklarında zaman daha hızlı geçmeye başladı. Zotov bir kadeh daha içti, yeni düşüncenin getirdiği heyecanla evinin yolunu tuttu… Votkadan dolayı iyice gevşemişti, başı da dönüyordu, ancak gidince yatmadı, giyeceklerini bir bohçaya doldurdu, dua etti, bastonunu aldı, yeniden yola koyuldu. Geriye dönüp bakmadan, homurdanarak, bastonunu taşlara vura vura bütün sokağı geçti kırlara çıktı. Önünde, torununun çiftliğine kadar yürüyeceği on-on iki fersah yol vardı… Kurumuş yolda ilerliyor, sararan otları tembel tembel geveleyen kent sürüsüne bakıyor, yaşamında son anda yaptığı büyük değişikliği düşünüyordu. İki hazır yiyicisi de düşündükleri arasındaydı. Evden ayrılırken, istedikleri yere gitsinler diye avlu kapısını açık bırakmıştı. Daha bir fersah bile ilerlememişti ki, arkasında birtakım ayak sesleri işitti. Geriye dönüp bakınca bir de ne görsün? Başlarını öne eğerek, kuyruklarını
kısarak atı ile köpeği onu izlemiyorlar mı? İgnat’ın kulübesi demir yolu engelinin yüz metre ilerisinde, otlağın içindeydi. Daha kesin kararını vermeyen, ne yapacağını da bilemeyen Zotov, İgnat’ın kulübesine doğru yürüdü. Başı dönüyor, gözlerinin önü kararıyordu. Lağar atı tezgah üstüne yatırıldıktan sonra duyduğu iki tok sesi de… Biri atın kafasına vurulmasından, öteki ise hayvanın tezgahtan aşağı düşmesinden çıkan iki tok ses. Lıska arkadaşının öldürüldüğünü görünce çığlık atarak İgnat’ın üstüne saldırdı, o zaman çığlığı bıçak gibi kesen üçüncü tok ses duyuldu. Hayvanlarının öldüğünü anlayan Zotov hem sersemleyerek, hem de sarhoşluktan tezgaha yaklaştı, alnını tahtanın üstüne koydu. O günün akşamına değin gözleri bulanık bir perdeyle örtüldü sanki, ellerini
kaldırıp baktığında kendi parmaklarını göremiyordu.