Sosyal medyada dolaşan bir fıkradan yola çıkalım bugün ve 26 yıllık Milenyum, yani halk söylemiyle kara delik sonrası serüvenimizle eşleştirelim…
Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiç bir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen, ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilememiş. Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri, sonunda hastaya, ölülerin kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltmiş. Hasta “tabii ki kanamaz çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur” demiş. Bunun üzerine psikiyatrist, küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırmış. Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir. “Lanet olsun! Ölüler de kanarmış
Dünyanın en zor işi bir insanı inandığı düşüncenin yanlış olduğuna ikna etmektir. Körü körüne bir bağlılıktır bu. Onu ölü olmadığına ikna etmeye çalışmak yerine, ölü olduğunu düşünmesine sebep olan şeyi bulup ortadan kaldırmak gerekir. Aksi takdirde bulacağınız her sebep, göstereceğiniz her delil yalnızca onun düşüncesini destekleyen bir bahane olacaktır. Bugün kendini ölü sananların kafasındaki algıyı değiştirebilir miyiz neden böyle etkisiz eleman gibi ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz sedasız tepkisiz yaşıyorlar. 2000 de kara delikten geçeli 26 yıl oldu bu çeyrek yüzyılı aşkın zamanda yaşam nasıl değişti
Akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan adamın hikâyesi, psikiyatri literatüründen çok daha fazlasını anlatır. Bu, sadece bir sanrı öyküsü değil; insan zihninin, inandığı düşünceyi korumak için gerçeği nasıl eğip büktüğünün çarpıcı bir örneğidir. Parmak kanar, gerçek ortadadır ama sonuç değişmez:
“Lanet olsun! Ölüler de kanarmış.”
Bugünün Türkiye’sinde tam olarak buna benzer bir ruh hâliyle yaşayan milyonlar var. Kendini ölü sananlar değil belki ama yaşadığını hissedemeyenler, tepki vermeyenler, hayata katılmayanlar, itiraz etmeyenler, hatta bazen umut etmeyi bile unutmuş olanlar…
SORU ŞU: BU İNSANLAR NEDEN BU KADAR SESSİZ?
2000 yılı, yalnızca bir milenyum değişimi değildi. O yıl, sanki görünmez bir kara delikten geçtik. Zaman hızlandı, anlam yavaşladı. Hayat kolaylaşmadı; karmaşıklaştı. Teknoloji ilerledi ama insanın iç sesi kısıldı. Seçenekler çoğaldı ama hareket alanı daraldı.
Son 25 yılda yaşam biçimi değil, yaşama algısı değişti.
Eskiden insanlar itiraz ederdi çünkü itirazın bir karşılığı vardı.
Bugün insanlar susuyor çünkü itirazın bedeli, sonucundan daha ağır.
ETKİSİZ ELEMAN SENDROMU
“Nasıl olsa bir şey değişmez” cümlesi, bu çağın en yaygın düşünce virüsü. Bu, tembellik değil; öğrenilmiş çaresizlik. İnsan, defalarca denemiş, defalarca hayal kırıklığına uğramışsa bir noktadan sonra mücadeleyi bırakır. Tıpkı o hasta gibi:
Ölü olduğuna inanmak, aç kalmaktan daha güvenlidir.
Sessiz kalmak, yanılmaktan daha az acıtır.
Türkiye’de özellikle 2000 sonrası kuşaklar şunu öğrendi:
– Konuşursan yanlış anlaşılabilirsin
– Tepki verirsen yalnız kalabilirsin
– İtiraz edersen bedel ödeyebilirsin
Sonuç? Hayatta kalmak için yaşamaktan vazgeçmek.
GERÇEKLER NEDEN İKNA ETMİYOR?
Ekonomik veriler, sosyal istatistikler, yaşanan adaletsizlikler… Hepsi ortada. Parmak kanıyor. Ama toplumun bir kısmı hâlâ şöyle diyor:
“Demek ki ölüler de kanıyormuş.”
Çünkü sorun gerçeklerde değil. Sorun, o gerçeği algılayan zihinlerde. İnsanlar artık “neden” sorusunu sormuyor. Sadece “nasıl katlanırım”ı düşünüyor. Hayat, anlamlı bir yolculuk olmaktan çıkıp idare edilmesi gereken bir yük hâline gelmiş durumda.
Peki Algı Değiştirilebilir mi?
Evet, ama parmak kanatarak değil.
O hastayı iyileştirmek için ona “ölü değilsin” demek yetmez. Onu ölü olduğuna inandıran ilk kırılmayı bulmak gerekir. Toplum için de aynı şey geçerli.
– İnsanlara “konuş” demeden önce güvenli alan yaratmak
– “Umut var” demeden önce adil zemin kurmak
– “Katıl” demeden önce sonuç üreten süreçler göstermek gerekir
Aksi hâlde her çağrı, yalnızca yeni bir hayal kırıklığı üretir.
Bugünün Türkiye’sinde sorun, insanların cahil ya da duyarsız olması değil. Sorun, çok şey görmüş, çok şey yaşamış ve artık yorulmuş olmaları. Ölü değiller ama hayatta da değiller. Arada bir yerde, askıda duruyorlar.
Ama hikâyedeki ironiyi unutmayalım:
Hasta, kanadığını gördü. Yani gerçek hâlâ etkiliydi. Yanlış sonuca vardı ama şaşırdı. Belki de buradan başlamak gerekir. İnsanları ikna etmeye çalışmadan önce, onları yeniden şaşırtmak…
Yeniden düşündürmek…
Ve belki, çok yavaş da olsa, “Ölüler de kanarmış” noktasından “Bir dakika, ben yaşıyorum” noktasına getirmek.