Antalya’da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Antalya Şubesi olarak “EMEK VARSA UMUT VAR’’ sloganıyla yeniden alanları doldurduk. Önümüzde ‘Gazetecilik Suç Değildir ’sloganıyla yürüyen, gözaltında ve tutuklu meslektaşlarının yalnızca gazetecilik yaptığını vurgulayan Çağdaş Gazeteciler Derneği vardı.
Yürüyüşe katılan pek çok STK, İşçi temsilcileri sendikalar ve siyasi partilerin ortak bir özlemi vardı. Adaletli gelir dağılımı, sağlıklı, güvenlikli bir iş yeri, emeğin sömürüye değil değere dönüşmesi talebiydi bu özlem.
“1 MAYIS” acılı bir geçmiş ile mutlu gelecek beklentilerinin buruk bir karmaşasıdır.’’ diye bir söz okumuştum, şimdi düşününce tarihsel süreci ne kadar yerinde ve doğru bir tanımlama olduğunu anladım.
Ülkemiz, ekonomik ve siyasi kırılganlıkların derinleştiği, toplumsal güvenin sınandığı bir dönemden geçiyor. Bu atmosferde emeğin değersizleştirilmesi sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda vicdani ve demokratik bir yara haline geldi. Ankara’daki madencilerin sokaklara dökülmesi, iş güvencesi talebiyle yükselen sesler ve çocukların atölye ve meslek eğitim merkezlerinde uygun olmayan koşullarda çalıştırılması, bize tek bir gerçeği hatırlatıyor: Emeğe saygı gösterilmezse toplumun temeli çöker.
34.487 TL açlık sınırının açıklandığı bir ortamda 2026 yılı asgari ücreti, brüt olarak 33.030,00 TL, net olarak 28.075,50 TL olduğunu hesaplarsak açlığa mahkûm bir emek değeri var ortada. 12 Nisandan beri gündemi takip ediyorsanız; Ücreti ve tazminat hakkı ödenmeyen işçiler, Bağımsız Maden İş sendikası öncülüğünde Eskişehir'den Ankara'ya yürüdüler. Yürüyüşün dokuzuncu gününde, polis müdahalesine rağmen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne vardılar. Yürüyüş sırasında polis, işçilere müdahale etti. Sendika başkanı Gökay Çakır ile sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu gözaltına alındı, daha sonra serbest bırakıldılar.
İşçiler bakanlık önünde eyleme devam ederek açlık grevine başladı. Üstlerini çıkarıp eyleme devam eden işçiler "Açız, yoksuluz, çıplağız" sloganlarıyla ve baretlerini yere vurarak tepki gösterdi. Sendika başkanı Çakır, "Yer altında ölüm yer üstünde ekmek korkusu yaşatıyorlar bize" diyerek durumlarını açıkladı.
Madenciler, yerin altında taşıdıkları ağır yükü artık yerin üstünde de taşımak zorunda bırakıldı. Ankara’da yaşanan eylemler, sadece ücret talebi veya iş güvencesi istemi değil; aynı zamanda insan onurunun korunması, çalışma koşullarının insani sınırlar içinde düzenlenmesi talebiydi. Bu eylemler, işçinin yalnızca üretim aracı olmadığı; ailesinin, mahallesinin, ülkenin geleceği olduğu gerçeğini de haykırıyor.
Ayrıca günümüzde hala çocukların, eğitim çağında atölye köşelerine, uzun çalışma saatleri boyunca tehlikeli işlere itilmesi kabul edilemez. “Meslek edindirme” adı altında yürütülen uygulamalar, denetimsizlik ve ekonomik çaresizlikle birleştiğinde çocukları sömürüye açıyor.
Çocuk işçiliği, hem bireysel hem toplumsal bir kayıp. Eğitim hakkı elinden alınan bir nesil, ülkenin yarınlarını inşa edemez. Bu durum, kısa vadeli tasarrufların uzun vadeli yıkımlara dönüştüğünün en acı örneğidir. Çocuk işçiliğinin sömürü aracı olmaktan çıkarılması gerekir.
Emeğin değeri neden yok sayılıyor?
Çalışma koşullarının adaletsizleşmesi, gelir dağılımındaki bozulma ve sendikasızlaşma birbirini besleyen bir sarmal oluşturuyor. İşverenin kârı ile işçinin yaşamı arasındaki makas açıldıkça, vergi yükü, kayıt dışılık ve esnek çalışma biçimleri işçinin omuzlarına daha ağır yük bindiriyor. “İşçi, patrondan çok vergi veriyor” üstelik açlık sınırının altında yaşıyor.
1 Mayıs’ın bize öğrettiği şey, emeğin yalnızca üretim sürecinin bir parçası olmadığı; toplumsal adaletin, demokrasi kültürünün ve insan onurunun teminatı olduğudur. Bugün madencilerin Ankara’daki eylemlerinde, çocukların sömürüye direnen sessiz çığlıklarında ve maaşını almak için aç kalmak zorunda bırakılanların hikâyelerinde bu ruhu görüyoruz. Bu yüzden 1 Mayıs’ı sadece bir gün olarak anmak yetmez; her gün emeğin değerini koruyan politikalar üretmek zorundayız.
Eğer bu satırlar bir nebze olsun vicdanları harekete geçirir, karar vericilere ve sokaktaki insana ulaşırsa, görevini yapmış olur. Emekçilerin sesi kısılmamalı; aksine, daha gür çıkmalı. Emek, sömürüye değil, adalete layıktır.