21 Mayıs benim için yalnızca bir tarih değil; Çünkü annem Çerkes. Dedem’den çocukluğumda Kafkasya’daki yaşantılarını, Türkiye’ye gelişlerini, Karadeniz’deki gemilerde yaşanan acı hikâyeleri dinleyerek büyüdüm. Çerkes Sürgünü nesiller boyu içimizde kanayan bir yara, Karadeniz’in dalgalarıyla yankılanan bir ağıttır. 1864’te yaşanan sürgün, bir halkın köklerinden koparılışının, annelerin gözyaşlarının, çocukların sessiz çığlıklarının tarihidir.

1864 yılında yaşanan Çerkes Sürgünü; yalnızca bir yer değiştirme değil, bir halkın tarihine kazınmış büyük bir acı, büyük bir insanlık dramıdır. Yüz binlerce Çerkes anayurtlarından koparılmış, sürgün yollarında açlık, hastalık, sefalet ve katliamlarla karşı karşıya bırakılmış. Karadeniz’in karanlık sularında nice canlar yitirilmiş, geride ise dinmeyen bir hasret ve nesiller boyu aktarılacak hüzünlü hikayeler kalmıştır.

Gemilerde yaşanan hikâyeler hâlâ kulaklarımda… Gemide kucağındaki altı aylık bebeği ölen bir annenin bebeğini Karadeniz’in soğuk sularına attırmamak için, onun ölmediğini zannetsinler diye ölü bebeğini göğsüne bastırıp, gözyaşlarını kalbine akıtıp emzirme rolü yapmasındaki dayanılmaz acıyı söylediği ninni de duymak bile gözyaşlarına boğulmasına yetiyor insanın.

“Uyu yavrum uyu

(Shich nane)

Kabaran denizin dalgaları beşiğin olmuş sallıyorlar seni

Rüzgâr vuruyor yağmacıların ak renkli yelkenlerine

Beşiğin gemiye

Shich nane - shish noniy

(uyu yavrum uyu)

Artık babanın evinde değilsin Karadeniz’in koynundasın

Rüzgar tam hızıyla vurduğunda

Küçük vatanlarına geri dönmek için, hatırla denizin tuzlandığını

Göç edenlerin gözyaşları ile

Büyüdüğünde tekrar geç Karadeniz’i

Bul evinden geri kalanları, temizle ocağını sarmış sarmaşıklardan

Tekrar yak sönen evin ateşini

Bu sahne, sürgünün yalnızca bir göç olmadığını; bir halkın kalbine saplanan bıçak olduğunu anlatır. Karadeniz kıyılarında yıllarca insan kemikleri kıyıya vurdu.

Bugün biz Çerkesler, dünyanın dört bir yanında yaşıyoruz. Türkiye’de, Ürdün’de, Suriye’de, Avrupa’da… Diaspora bizim kaderimiz oldu. Göç, kimliğimizin bir parçasına dönüştü. Ama bu göç, yalnızca bir yer değiştirme değil; kültürümüzü, dilimizi, dansımızı, ninnilerimizi yeni topraklarda yaşatma mücadelesidir.

21 Mayıs, bize hatırlattığı ise yalnızca, zulüm hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın, insan onurunun yanında durmanın vicdani bir sorumluluk olmasıdır... Biz Çerkesler, sürgünde hayatını kaybedenleri rahmetle anarken, aynı zamanda göçün bize öğrettiği direnci ve yeniden kök salma iradesini de hatırlıyoruz. Benim annem çerkes, dedem çerkesce konuşurdu, biz torunlarına da biraz öğretmişti ama ne annem, ne teyzelerim ata dillerini hiç bilmiyorlar ne yazık ki. Karadeniz’in dalgaları hâlâ bize ninni söylüyor. Çünkü göç, bizi dağıtsa da, yeniden bir araya getirecek olan da bizim hafızamızdır.