Babası ölene öksüz, hem annesi hem babası ölene yetim deniliyor. Peki, anne, babası yaşayıp da bayram da bile çocuğunun yanında olmayana ne denir.

Yeni kıyafetlerin giyildiği, kapıların çalındığı, evlerin şenlendiği o sabahlar… Çocuklar için bayram, şekerden çok daha fazlasıdır. Bayram; sevildiğini hissettiği gündür.

Ama herkes için öyle mi?

Babası ölene öksüz, hem annesi hem babası ölene yetim deniliyor. Peki ya anne ve babası hayatta olduğu hâlde, bayram sabahı kapıya bakarken kimsesi olmayan- gelmeyen bir çocuğa ne denir?

Bu sorunun bir cevabı yok.

Çünkü bu, ölümle açıklanabilecek bir eksiklik değil. Bu, mezar taşlarıyla anlatılabilecek bir acı da değil. Bu, tamamen adı konulamayan bir terk edilişin hikâyesidir.

Biz yıllarca yetimliği hep mezarlıklarla ilişkilendirdik. Bir kaybın ardından gelen sessizlikle… Toprağın altına giren birinin ardından hissedilen o boşlukla… Bayram sabahı babasının elini tutamayan, annesinin saçını okşayamayan çocuklarla…

Ama bugün başka bir yetimlik türüyle karşı karşıyayız.

Ne mezar var ortada, ne kaderin acımasız bir kararı. Ama öyle bir eksiklik var ki: Hem de en derininden…

Anne var. Baba var. Ama çocuk onların hayatında yok.

Belki başka şehirde büyüyor, belki başka bir evde, belki başka bir hayatın bilinmez gölgesinde… Ama kalbindeki boşluk değişmiyor. O çocuk hâlâ aynı soruyu soruyor:

“Ben neden yalnızım?”

Bir bayram sabahını düşünün…

Gün henüz yeni aydınlanmış. Sokakta çocukların sesi var. Şeker poşetleri hazırlanmış, yeni kıyafetler giyilmiş. Ama o çocuk aynaya bakarken içinden sadece tek bir cümle geçiyor: “Acaba bugün gelir mi?”

Kapıya bakıyor. Telefonu kontrol ediyor. Bir mesaj bekliyor. Belki bir ses… Belki sadece “Nasılsın evladım?” diyen bir cümle…

Ama hiçbir şey gelmiyor.

Sevgili dostalar: işte o an, o çocuk ne öksüzdür ne yetim.

Ama ikisinden daha ağır bir duygunun içindedir: Görmezden gelinmişlik.

Çünkü ölüm acıdır ama anlaşılabilir. İnsan zamanla kabullenir. Hatıralarla yaşamayı öğrenir. Ama hayatta olup da yok sayılmak… İşte o, insanın içini her gün yeniden kemiren bir boşluktur.

Bugün birçok çocuk bayramı şekerle değil, eksiklikle hatırlıyor.

Bir zamanlar “Baba geldi!” diye koşulan kapılar artık sessiz. Bir zamanlar sofrada eksik kalan sandalyeler şimdi hiç kurulmaz olmuş. Ve en acısı şu: Bu bir kader değil. Bu bir tercih.

Bir çocuğu aramamak, sormamak, sesini duymamak, bayramını kutlamamak… Bunların hiçbiri zorunluluk değil. Ama sonuçları ömür boyu taşınan yaralara dönüşüyor.

Çünkü bir çocuk sevgiyle büyür. İlgiyle şekillenir. Ve en çok da “Ben senin için önemliyim” duygusuna ihtiyaç duyar.

Eğer o duygu verilmezse ne olur biliyor musunuz?

Çocuk büyür… Büyür büyümesine. İçindeki o eksik parça büyümez.

Yıllar geçer. O çocuk büyür. Belki kendi çocuğu olur. Belki bayram sabahı o da bir kapı açar. Ama içindeki o küçük çocuk hâlâ aynı yerde durur: Kapıya bakan, bekleyen, umut eden o küçük çocuk…

Ve bir gün şu cümleyi kurar:

“Babam şeker aldığında bayram olurdu. Şimdi ben aynı şekeri alıyorum… Ama hiçbir şey olmuyor.”

Aslında mesele şeker değildi.

Mesele, o şekeri kimin getirdiğiydi. Mesele, o kapıdan içeri giren sevginin varlığıydı. Mesele, bir çocuğun kendini yalnız hissetmemesiydi.

Bugün hâlâ geç değil.

Bir telefon, bir mesaj, bir ziyaret… Belki sadece “Bayramın mübarek olsun yavrum” diyen bir ses bile bir çocuğun hayatını değiştirebilir.

Çünkü bazı çocuklar mezar başında değil, hayattayken bile yalnız bırakılabiliyor.

Sakın unutmayın: Bir çocuk, anne babası öldüğü için yetim. Bazen bir çocuk, anne babası onu unuttuğu için yetim kalır.

Bu bayram kapıyı sadece eş dost ve büyükler için değil, hikâyesini bilmediğiniz, bilmek istemediğiniz çocukların kalbi için de çalın.