Dünyamız hepimiz için kocaman bir ev ama çoğu zaman içinde huysuz oda arkadaşları gibi davranıyoruz.
Beşikteki bebekler gibi tepişiyoruz. Sürekli bir kavga, sürekli bir "O oyuncak benim, bu ekmek senin" çekişmesi... Büyükler buna "savaş" ya da "stratejik rekabet" diyor ama aslında insanlık hala tam olgunlaşamamış ve paylaşmayı henüz tam öğrenememiş bir çocuk düzeyinde.
Bir yanda kaynakları hor kullanıp çöpe atıyoruz, diğer yanda "Burası benim, burayı ben yöneteceğim" diyerek birbirimize ve doğaya patronluk taslıyoruz. Oysa biz doğanın patronu değil, sadece küçük bir parçasıyız.
Peki, biz bu dengeyi kuramazken doğa kendi hakkını savunamaz mı?
Sıkı durun, çünkü dünyanın bir ucunda nehirler mahkemeye gidip dava açmaya başladı bile.
Yeni Zelanda’da yaşayan Maori halkı yıllarca şunu söyledi: "Ben nehre aitim, nehir de bana." Onlar için Whanganui Nehri sadece akan bir su değil; yaşayan bir ata, bir dede gibiydi. Sonunda (2017 yılında) dünya hukuk tarihini değiştiren bir şey oldu: Whanganui Nehri’ne "yasal kişilik" verildi.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Tıpkı sizin gibi nehrin de artık hakları var. Nehir artık bir birey sayılıyor. Eğer birisi nehre çöp dökerse ya da suyunu kirletirse, nehir (temsilcileri aracılığıyla) mahkemeye gidip "Hey, canımı yakıyorsun, hakkımı ver!" diyebiliyor. Nehir artık kendi evinin, yani yatağının sahibi. Kimse ondan izinsiz orada kafasına göre iş yapamıyor.
Sadece nehirler mi? Dağlar ve dalgalar da konuşuyor, haklarını koruyorlar.
Bu güzel düşünce hızla yayıldı. Hindistan’da kutsal kabul edilen Ganj, Kolombiya’da Amazon Ormanları, hatta İspanya’da koca bir lagün olan Mar Menor artık birer "yasal birey" gibi korunuyor. Brezilya’da ise kıyıya vuran o dev Atlantik dalgaları canlı bir varlık kabul edildi.
Düşünsenize; bir dağ, bir orman ya da masmavi bir deniz artık sessiz değil. Onların adına konuşan, onları bir "kaynak" değil de bir "dost" olarak gören yasalar var. Bu bölgelerde suyun kalitesi artıyor, ağaçlar daha huzurlu büyüyor ve insanlar doğayla kavga etmek yerine onunla el sıkışıyor.
Peki ya Türkiye?
Bizim de göz bebeğimiz Salda Gölü, heybetli Kaz Dağları ya da kadim Munzur Nehri’miz var. Bugün olmasa bile gelecekte belki de Munzur Nehri’nin de bir kimlik kartı olacak. O zaman nehirlerimizi kirletmek sadece bir "çevre suçu" değil, bir "bireyin hakkını çiğnemek" sayılacak.
Belki bir gün tarihimizin mitolojimizin göz bebeği ihtişamlı Kaz dağları, altın madencileri o acımasız büyük dev çelik makinelerle gelip böğrüne ilk darbeyi vurduğunda mahkemenin yolunu tutabilecek. “Ağacımı geri ver, toprağımı kazma, kayalıklarımı dinamitleme, kötü niyetliysen git buradan” diyebilecek.
Belki bir gün Salda gölü o bulunmaz beyaz kumlarına iş makineleriyle girenleri yasal temsilcileri yoluyla adalete şikayet edebilecek. Yıkılan müzelerimiz, tahrip edilen tarihi eserlerimiz, kirletilen denizlerimiz sessizliğini bozarak mahkeme salonlarının o soğuk duvarlarını çınlatacaklar.
Kötü niyetliler, çıkarcılar, umursamazlar; doğamıza yaptıkları kötülüklerin karşılığını en ağır biçimde görecekler. Belki...
“İnsanın derdini ‘adaletle’ çözdünüz de dağın, nehrin, taşın, kuşun derdi mi kaldı” diyenlerinizi duyar gibiyim.
Ah dostlar ah, içinde yaşadığı doğayı koruyamayan neyi koruyabilir ki? Biz, insanlar henüz yeterince olmadığımız için, yeterince olgunlaşmadığımız için her fırsatta birbirimizi yiyoruz.
Oysa doğaya sahip çıkma bilincimizi geliştirsek insana da sahip çıkar hale gelmez miyiz? Doğa bizim anamız değil mi? Boşuna mı “Doğa Ana” diyoruz?
Dünyadaki güzel gelişmeleri yurdumuzda da görmek ne güzel olurdu. Bizim halkımız örnek görmeden bir işe girişmez kolay kolay. Köyde biri yeni bir şey ekse ona şüpheyle bakar, maceracı diye alay eder. Ürün başarılı olursa da bir sonraki sene herkes onu ekmek ister. Madem örnek görmeyi seviyoruz; alın size birçok örnek. Dünyanın her yerinden, dağdan denizden, nehirden. Oldu işte, kişilik, kimlik, vatandaşlık hakları verildi korunması gereken yerlere. Bakın örneklere, seneye de siz harekete geçin. Bakın etrafınıza, ne kadar çok kendimizden korumamız gereken şey var...
Buna ihtiyacımız var? Çünkü biz insanlar dünyadaki pasta dilimlerini paylaşmak için birbirimizle kavga ederken, o pastanın yapıldığı mutfağı, yani doğayı mahvediyoruz. Doğayı "eşya" gibi görmeyi bırakıp ona "canlı bir arkadaş" muamelesi yaptığımızda, aslında kendi geleceğimizi de koruma altına almış oluyoruz. Olmuyor muyuz?
Bizden geçti diye kaytarmak isteyen büyükler olacaktır tabi ki. O halde bizlerden daha uzun süre bu dünyada vakit geçireceklerini varsayarak yeni nesillere seslenelim.
Sevgili gençler, bu yüzyılın en büyük ödevi doğayla barışmak. Belki bir gün sizler; nehirlerin avukatı, davacının tanığı, ormanların temsilcisi, denizlerin sesi olacaksınız.
Unutmayın; doğa sağlıklıysa biz de sağlıklıyız. Dünyadaki kavgayı bitirmenin yolu, pastayı daha büyük dilimlerle paylaşmak değil, mutfağı hep birlikte tertemiz tutmaktan geçiyor.
Doğayla uyumlanmak, ona "Sen de varsın ve senin de hakların var" demekle başlar. Hadi, bugün bir ağaca ya da bir akarsuya sadece "manzara" olarak değil, bir "birey" olarak bakmayı deneyelim. Bakın, yaşam nasıl da güzelleşecek bir anda...