Bugün dünyanın birçok kenti "Slow City" unvanı alabilmek için yarışıyor. Daha az beton, daha çok yeşil; daha az trafik, daha çok yaya; daha az tüketim, daha çok yaşam... Oysa biz, bu hayalin içinde yaşadığımızı çoktan unutmuş gibiyiz.
Antalya bundan elli yıl önce, yani 1970'lerde, bugünün pazarlama sloganlarına ihtiyaç duymadan bir "yavaş şehir" di.
Ne kimse bu kavramı biliyordu ne de tabelalara "Cittaslow" yazılıyordu.
Ama yaşam gerçekten yavaştı.
Denizin kokusu sabahın ilk ışıklarıyla birlikte şehrin içine kadar girerdi. Konyaaltı ve Lara bugünkü gibi yüksek binaların gölgesinde değil, portakal bahçeleriyle, narenciye kokularıyla çevriliydi. Şehir henüz sahilden kopmamıştı. İnsanlar denize ulaşmak için kilometrelerce yol gitmez, birkaç dakikalık yürüyüşle Akdeniz'in serin sularına kavuşurdu.
Antalya'nın nüfusu bugünkü milyonlarla ifade edilen kalabalıklardan çok uzaktı. İnsanlar birbirini tanır, esnaf müşterisinin adını bilir, mahalle kültürü günlük yaşamın doğal bir parçası olarak sürerdi.
Sabah erkenden açılan dükkânlar, öğle sıcağı bastırınca kepenklerini indirirdi. Yazın sıcağıyla kavga edilmezdi; onunla birlikte yaşamayı bilen bir şehir vardı.
Bugün termometreler 45 dereceyi gösterdiğinde klimanın kumandasını arıyoruz.
Oysa yüz yıl önce de Antalya sıcaktı.
Elli yıl önce de...
Değişen hava değil.
Değişen şehir.
Kaleiçi'nin kalın taş duvarları, cumbalı evleri, avluları ve dar sokakları yalnızca estetik değildi; iklim bilgeliğinin ürünüydü. Güneşi kesiyor, rüzgârı yönlendiriyor, doğal serinlik sağlıyordu. Betonun henüz teslim almadığı Antalya'da gölge, mimarinin ayrılmaz bir parçasıydı.
1970'lerde apartmanlaşma başlamış olsa da şehir hâlâ nefes alıyordu. Portakal bahçeleri Antalya'nın kimliğiydi. Çocuklar asfaltın üzerinde değil, bahçelerde oynuyordu. Akşamları aileler evlerin önüne sandalyelerini çıkarır, komşularla sohbet eder, televizyonun değil birbirlerinin yüzüne bakardı.
Deniz, yalnızca turizmin bir parçası değildi. Hayatın kendisiydi.
Balıkçılar sabah döner, çocuklar iskeleden denize atlardı. Yaz akşamlarında Meltem'in serinliği şehrin sokaklarını dolaşırdı. Bugün aynı rüzgâr hâlâ esiyor ama yüksek beton blokların arasında yönünü bulmakta zorlanıyor.
Sonra ne oldu?
Turizm büyüdü.
Şehir büyüdü.
Yollar genişledi.
Arabalar çoğaldı.
Portakal bahçeleri imara açıldı.
Dereler beton kanallara dönüştü.
Eskiden gölge veren ağaçların yerini otoparklar aldı.
Bir zamanlar denize doğru esen rüzgârın önüne yükselen beton duvarlar dikildi.
Bugün "iklim krizi" diyoruz.
Elbette küresel iklim değişikliği çok gerçek bir sorun.
Ama Antalya'nın hissettiği sıcaklığın bir bölümü de kendi ellerimizle kurduğumuz kentin sonucu. Asfaltın, betonun ve plansız yapılaşmanın oluşturduğu ısı adaları artık geceleri bile şehrin serinlemesine izin vermiyor. Belki de bugün "Slow City" olmayı konuşurken önce geçmişimize bakmalıyız. Çünkü yavaş şehir olmak, tabela almak değildir.
Bir yaşam kültürünü yeniden kurmaktır.
İnsan ölçeğinde sokaklar tasarlamaktır.
Yürünebilir mahalleler oluşturmaktır.
Denizle kentin bağını yeniden güçlendirmektir.
Portakal bahçelerini yalnızca eski fotoğraflarda bırakmamaktır.
Yerel üreticiyi, mahalle esnafını ve kamusal yaşamı yeniden değerli hâle getirmektir.
En önemlisi de kenti otomobiller için değil insanlar için planlamaktır.
Antalya'nın geleceği belki de teknolojiyle değil, hafızasıyla kurulacak.
Çünkü bu şehir, yavaş yaşamayı bir zamanlar zaten biliyordu. Belki yeniden hatırlamanın zamanı gelmiştir.