Aslında mesele bir fidanın nasıl dikildiğinden çok daha büyük. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Aydın İncir Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirilen bir etkinlikte kendisine verilen incir fidanını dikmek üzere çukura yerleştiriyor. Ancak küçük bir ayrıntı var: Fidan hala saksısında.
Bakan, fidanı saksısıyla birlikte toprağa dikmeye çalışıyor. Çevresindekilerin uyarısıyla durum fark ediliyor, fidan çıkarılıyor ve ardından saksısından ayrılarak yeniden dikiliyor.
İlk bakışta gülünüp geçilecek bir görüntü gibi durabilir. Hepimiz hata yapabiliriz. Ancak söz konusu kişi ülkenin Tarım ve Orman Bakanı, olayın gerçekleştiği yer de İncir Araştırma Enstitüsü olunca insan ister istemez biraz daha fazla düşünüyor.
Üstelik Bakan orada yalnız değil.
Kameralar var, danışmanlar var, bürokratlar var, genel müdürler var, protokol görevlileri var. Kısacası koskoca bir Bakanlık organizasyonu var.
Belki protokol ekibi, “Fidanı Sayın Bakan'a saksısıyla verelim, kendisi saksıdan çıkarsın ve güzel bir görüntü ortaya çıksın” diye düşündü. Bilemiyorum. Umarım düşünce budur.
Ama sonuçta ortaya çıkan görüntü ortada.
Daha sonra basına yansıyan haberlerde, organizasyondaki hazırlıkların yeterince kontrol edilmediği gerekçesiyle protokol ekibindeki bir görevlinin görevinden uzaklaştırıldığı iddia edildi.
İşte benim asıl üzerinde durduğum nokta burada başlıyor:
Liyakat.
Yıllardır konuşuyoruz; liyakat, liyakat, liyakat...
Liyakat yalnızca diploma sahibi olmak değildir. Liyakat, yapılan işi bilmektir. Kurumun sorumluluk alanına hâkim olmaktır. Daha da önemlisi, işler rutin dışına çıktığında doğru kararı verebilmektir.
Rutin işleri bir şekilde herkes yürütür. Asıl fark, sorun çıktığı anda ortaya çıkar.
Şimdi ister istemez soruyorum:
Bir fidan dikim organizasyonunda bile böylesine basit bir ayrıntıyı yönetemeyen bir Bakanlık; üretim planlamasını, ÇKS'yi, destekleme modelini ve tarımın giderek karmaşıklaşan diğer uygulamalarını nasıl yönetecek?
Mesele saksı değil.
Mesele, Türkiye tarımının hangi bilgiyle, hangi kadrolarla ve hangi saha gerçekliğiyle yönetildiğidir.
Örneğin Antalya'ya bakalım.
Muratpaşa'da bugün ne kadar tarım alanı var?
Bu alanların ne kadarında gerçekten üretim yapılıyor?
Hangi ürünler yetiştiriliyor?
Kaç üretici aktif olarak üretime devam ediyor?
Üreticilerin kaçı ÇKS'ye kayıtlı?
Desteklemeler açıklanırken Muratpaşa'nın üretim deseni, üreticinin gerçek koşulları ve ilçenin hızla değişen arazi yapısı ne kadar dikkate alınıyor?
Bunlar basit sorular gibi görülebilir. Ancak doğru tarım politikasının başlangıç noktası tam da bu soruların doğru cevaplarıdır.
Üretim planlaması yapıyorsanız önce elinizde güvenilir veri olacak. Destekleme açıklıyorsanız hangi bölgede hangi ürünün, hangi koşullarda üretildiğini bileceksiniz. Yeni bir sistem getiriyorsanız bunun Antalya'daki üreticiye, Konya'daki çiftçiye, küçük aile işletmesine veya büyük tarımsal işletmeye nasıl yansıyacağını önceden hesaplayacaksınız.
Çünkü tarım masa başında yalnızca mevzuat hazırlayarak yönetilecek bir alan değildir.
Tarım; toprağı, üreticiyi, iklimi, suyu, hastalık ve zararlıları, pazarı ve bölgesel farklılıkları bilmeyi gerektirir.
Bu nedenle Aydın'daki görüntüyü yalnızca sosyal medyada birkaç gün konuşulacak komik bir olay olarak görmüyorum.
Bir fidanın saksısıyla çukura konulması tek başına Türkiye tarımının nasıl yönetildiğinin kanıtı elbette değildir. Ancak tarım politikalarında uzun süredir tartışılan liyakat, saha bilgisi, planlama ve uygulama sorunlarını yeniden konuşmamız için çarpıcı bir görüntüdür.
Çünkü üreticiye nasıl üretim yapacağını söyleyen, ne ekeceğini planlayan, desteklemeleri belirleyen ve tarımın geleceğine ilişkin kararlar alan kurum Tarım ve Orman Bakanlığıdır.
Bu yüzden mesele gerçekten saksı değil.
Mesele, o saksının bize düşündürdükleridir.