Antalya, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde dünyanın en önemli iklim buluşmalarından biri olan COP31’e ev sahipliği yapacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin resmi programına göre zirve Antalya EXPO Center’da gerçekleştirilecek.
Peki Antalya, dünyanın iklim gündemini konuşurken kendi su geleceğine ne kadar hazır?Aslında artık ne yapılması gerektiğini büyük ölçüde biliyoruz. Sorun, yıllardır konuşulan hedeflerin nasıl uygulanacağı, hangi projelerin önceliklendirileceği ve bunların finansmanının nasıl sağlanacağı. Tam da burada Antalya için COP31’in anlamı da ortaya çıkıyor. Çünkü iklim krizi artık uzak ülkelerin, buzulların ya da gelecek kuşakların meselesi değildir. Antalya’da su kaynaklarının azalması, yağış rejiminin değişmesi, kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları, tarımsal üretim baskısı ve kıyı bölgelerinde artan tuzluluk riski aynı hikâyenin farklı başlıklarıdır. Ve bu hikâyenin merkezinde su vardır.
Antalya Ticaret Borsası öncülüğünde başlatılan Antalya Su Diyaloğu bu nedenle önemli. 23 Eylül’de yapılması planlanan Su Zirvesi ile birlikte kentin bütün sektörlerini kapsayan bir Su Eylem Planı hazırlanmasının gündeme gelmesi, Antalya’nın su sorununa yalnızca belediyecilik meselesi olarak değil; tarım, turizm, sanayi, çevre ve kent yaşamının ortak meselesi olarak bakılması gerektiğini gösteriyor.
ASAT’ın açıkladığı yaklaşık 750 bin metreküplük günlük arıtılmış suyun denize deşarj edilmesi, tartışmayı başka bir noktaya taşıyor.
Elbette arıtılmış atık suyun mümkün olan alanlarda yeniden kullanılması, özellikle tarımda, su stresinin arttığı bir kent için son derece değerli olabilir. Kayıp-kaçakların azaltılması, sulama verimliliğinin yükseltilmesi, yağmur suyunun toplanması, arıtılmış suyun yeniden değerlendirilmesi ve alternatif su kaynaklarının geliştirilmesi Antalya’nın geleceği açısından önem taşıyor.
Ancak burada çok önemli bir ayrımı unutmamak gerekiyor. Her suyun denize ulaşması israf değildir. Bazen denize ulaşan su, deniz ekosisteminin devamını sağlayan hayat damarlarından biridir.
Bir nehri düşünelim. Dağdan doğuyor, vadilerden geçiyor, yeraltı suyuyla ve kollarıyla besleniyor ve sonunda denize ulaşıyor.
Biz bu suyun tamamını barajlarda tutarsak, tarımda kullanırsak, kentlere taşır ve nehir yatağından çekersek, yalnızca nehrin suyunu azaltmış olmayız. Nehrin denizle kurduğu ekolojik bağı da değiştirmiş oluruz.
Bilimsel literatürde bunun karşılığı “çevresel akış” kavramıdır. IUCN, çevresel akışı; nehir, sulak alan ve kıyı ekosistemlerinin işleyişini sürdürebilmesi için gerekli su rejimi olarak tanımlıyor.
Yani mesele yalnızca “ne kadar su çekebiliriz?” sorusu değildir.
Asıl soru, nehirden ne kadar su çekersek nehir yine nehir olarak kalabilir?
Nehir bittiğinde deniz de bundan etkilenir
Karada akan tatlı su ile deniz suyunun buluştuğu alanlar, dünyanın en üretken ekosistemleri arasında yer alan haliç ve kıyı ekosistemlerini oluşturur. Nehirler bu alanlara yalnızca su taşımaz; besin maddeleri, organik maddeler ve tortular da taşır. Bu girdiler kıyı ekosistemlerinin fiziksel ve biyolojik yapısının oluşmasında rol oynar.
Tatlı su akışındaki değişiklikler ise tuzluluk dengesini, besin maddesi taşınımını, sediment miktarını, çözünmüş oksijeni ve canlıların yaşam alanlarını etkileyebilir. ABD Çevre Koruma Ajansı'nın değerlendirmeleri de estuarin sistemlerin sağlıklı çalışmasının tatlı suyun miktarı, kalitesi, zamanlaması ve ulaştığı alanla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Bunun Antalya açısından anlamı çok açık;
Akarsuyu yalnızca tarıma, sanayiye veya kente ait bir su borusu gibi görmemeliyiz.
Akarsu aynı zamanda denizin parçasıdır. Bir başka ifadeyle, denizi karadan başlayarak korumak zorundayız.
Denize ulaşan tatlı suyun bir bölümü kıyı ekosistemlerinin doğal işleyişinin parçasıdır. Tatlı su girdisi, kıyı bölgelerinde tuzluluk gradyanlarının oluşmasına ve suyun karışım-dolaşım süreçlerine katkıda bulunur. Bu değişimler de birçok canlı türünün yaşam koşullarını etkiler.
Bu nedenle Antalya’nın su politikasının hedefi yalnızca “daha fazla su depolamak” olmamalıdır.
Hedef; doğru yerde, doğru zamanda, doğru miktarda suyu kullanmak ve ekosistemin ihtiyacı olan suyu sistemden koparmamak olmalıdır.
Çünkü bugün tarlayı kurtarmak için nehrin tamamını kullanırsak, yarının denizini ve kıyı ekosistemini kaybetme riski yaratabiliriz.
Bugün turizmi ayakta tutmak için yeraltı sularını aşırı tüketirsek, yarın aynı turizmin ihtiyaç duyduğu temiz ve sağlıklı çevreyi bulamayabiliriz.
Bugün kentte suyu sınırsızmış gibi kullanırsak, yarın suyun kendisi Antalya’nın en büyük ekonomik sorunlarından biri olabilir.
Kırkgöz bize ne anlatıyor?
Antalya’nın önemli su kaynaklarından Kırkgöz’de görülen plastik, cam ve diğer atıklar ise meselenin yalnızca miktar olmadığını hatırlatıyor. Suyun az olması kadar kirli olması da krizdir.
Bir su kaynağını korumak, yalnızca kuyuyu korumak değildir. Kaynağın etrafındaki toprağı, düdenleri, yeraltı bağlantılarını, akarsuları ve sonunda denizi korumaktır.
Dolayısıyla “Antalya’nın suyu” diye tek bir noktadan söz etmek de mümkün değildir.
Antalya’nın suyu bir sistemdir. Dağlardan başlayan, yeraltına süzülen, kaynaklardan çıkan, dereler ve nehirlerle ilerleyen, tarım ve kent yaşamından geçen, sulak alanlara ulaşan ve nihayet denizle buluşan dev bir yaşam döngüsüdür.
Turizm de bu hesabın içinde. Antalya’nın su geleceğini konuşurken turizmi konuşmamak mümkün değil. Kent ekonomisinin en önemli sektörlerinden biri olan turizmin su tüketimi ile yerel su kaynakları arasındaki ilişki artık daha açık biçimde ele alınmalı. Otellerde suyun yeniden kullanılması, gri su sistemlerinin yaygınlaştırılması, peyzajda içme suyu yerine alternatif kaynakların kullanılması, yağmur suyu hasadı ve su tüketiminin ölçülmesi artık “çevreci uygulamalar” olarak görülmemeli.
Şimdi gelelim en acil meseleye, Antalya COP31’i nasıl bir fırsata dönüştürebilir?
COP31 Antalya'da yalnızca salonlarda konuşulan küresel iklim hedeflerinden ibaret kalırsa, kent açısından önemli bir fırsat kaçırılmış olur.
Zirvinin Antalya’ya bırakacağı en değerli miras belki de yeni sloganlar değil, ölçülebilir ve uygulanabilir su projeleri olabilir. Her ilçenin su bilançosu çıkarılabilir.
Hangi havzadan ne kadar su çekildiği, ne kadar suyun tarımda kullanıldığı, ne kadarının yeraltı suyuna döndüğü ve ne kadarının denize ulaştığı düzenli olarak izlenebilir. Akarsular için çevresel akış miktarları belirlenebilir.
Kıyı bölgelerinde tuzluluk sürekli izlenebilir. Tarımda yağmur suyu hasadı ve modern sulama daha geniş ölçekte uygulanabilir.
Arıtılmış suyun yeniden kullanımının güvenli ve bilimsel sınırları belirlenebilir. Kayıp-kaçakla mücadele hızlandırılabilir.
Ve bütün bunlar yalnızca kamu kurumlarının değil, turizm sektörünün, tarım sektörünün, üniversitelerin, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının ve vatandaşların katıldığı ortak bir su yönetimi anlayışıyla yürütülebilir.
İşte o zaman COP31 Antalya için yalnızca 9-20 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek uluslararası bir toplantı olmaktan çıkar.
Kent için bir başlangıç noktası olur.