Çoğu zaman yaşamı, bizim kontrolümüz dışında akıp giden debisi yüksek bir ırmak gibi düşünürüz. Kendimizi de o ırmağın içinde yuvarlanan bir ağaç dalı gibi hissederiz.

Tamamen kontrolsüz ve acılı bir yolculuktur bu. Suyun hareketlerine göre batarız, çıkarız, bir şeylere çarparız, yüksekten düşeriz ve yolculuğumuz devam eder. Peki, gerçekten böyle midir yaşam dediğimiz şey? Bize bir çeşit cehennem azabı yaşatan bu durumdan kurtuluşun bir yolu var mıdır? Biraz daha dikkatli bakarsak içinde bulunduğumuz durumun aslında dışsal etkilerin yanında çoğunlukla zihnimizin, inanışlarımızın ve ön kabul ile benimsediğimiz kalıpların oluşturduğu bir tasarım olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz.

Kendi cehennemimizi zihnimizde hiç durmadan inşa eden de, o zihinde güzelliklerle dolu bir cennet filizlendiren de yine biziz. Ömrümüz boyunca taşıdığımız şartlanmaları, korkuları ve başkalarından ödünç aldığımız yargıları bir kenara bırakabildiğimiz an, gerçek anlamda nefes almanın tadına varabiliriz. Böylece gerçek anlamda özgür olabiliriz. Bunun için geçmişle ve bazı alışkanlıklarımızla vedalaşmamız ve yeni bakış açıları ve alışkanlıklar edinmeliyiz. Fark etmekte zorlandığımız büyük yanılgılarımız var. Acıyı güvenli bir sığınak zannetmemiz de bunlardan biri. Tanıdık gelen her duygu, canımızı yaksa bile bize sahte bir güven hissi verir. Acı alanı güvenli bir alan değildir. Oraya sığınmak kurban psikolojisinin getirdiği bir yanılsamadır.

Sanki içimizde acımasız bir ‘yargıç’ vardır. Durmaksızın bizi ve çevremizdekileri sorgular. Hemen ardından sahneye çıkan ‘kurban’ ise yaşamın acımasızlığından dert yanarak bizi çaresizliğin içine hapseder. Bu bir zihinsel parazittir ve en büyük yanılgımız ise bu gürültücü sesleri kendi öz varlığımız zannetmemizdir. O sesler biz değiliz; geçmişten gelen acılarımız, kaygılarımız, korkularımız ve öğrenilmiş çaresizliğimizin sesleridir. Huzuru bulup daha mutlu bir yaşama ulaşmak için içimizde sürekli gürültü yapan yargıcı ve kurbanı göndermemiz gerekiyor.

Konu sadece yargıç-kurban ikilemi de değildir. Daha fazlası vardır yaşamımızı cehenneme çevirmek için çalışan. Bunlardan kurtulmadan ve kalan boşluğa yeni doğru düşünüş ve davranışları yerleştirmeden bir cennet hayalini düşünemeyiz.

Tabi ki biz her zaman cennet gibi bir yaşam isteriz. O halde bir şeyleri daha değiştirmek gerekiyor.

Sürekli haklı çıkma hevesinden vazgeçmek, birilerini haksız çıkarmaya çalışmak, onaylanma peşinde koşmak ya da sürekli mazeretler aramak...

Bunlar bizim yükselmemizi engelleyen gereksiz ağırlıklardır. Onları atmazsak sürekli bizi aşağıya çekecekler. Onlardan kurtulurken kararlı olmalıyız.

Gerektiğinde net bir tonda ‘hayır’ ya da içtenlikle ‘evet’ diyebilmeliyiz. Böylece birçok sorun daha başlamadan ortadan kalkacaktır.

Başkalarının ne dediği ya da ne düşündüğü bizi ilgilendirmemeli. Ne başkalarının zihnindeki imajımızın bekçisiyiz ne de onların düşüncelerinin sorumlusuyuz. Bir başkasına sinirlenmek onun hatası için kendimizi cezalandırmaktan başka bir şey değildir.

Kimseyi kontrol etmeye çalışmadığımız ve kimsenin de bizim üzerimizde tahakküm kurmasına izin vermediğimiz anda, reddedilme kaygımız tamamen ortadan kalkar. Bunlar küçük ama etkili adımlardır.

Affetmeyi de öğrenmeliyiz. Affetmek, başkalarına bahşettiğimiz bir lütuf değil; kendi ruhumuzu özgürleştirmenin en kestirme yollarından biridir.

Yargılamayı bırakan insan, çevresindeki öfkeli veya kırıcı tepkilerin ardında bile sadece ilgi ve kabul bekleyen birini görmeye başlar.

Dünyaya bu yeni gözlerle baktığımızda, varoluşsal korkular anlamını yitirir; yaşamaktan ya da ölmekten korkmak yerine, her anı bir gezgin gibi deneyimlemenin cesareti doğar.

Mutluluk, bilinçli bir tercihtir. Üzülmek için yüzlerce gerekçe bulabiliriz, fakat bunların hiçbiri gerçekçi değildir. Tıpkı mutlu olmak için de hiçbir dışsal nedene ihtiyaç olmadığı gibi. Bütün bunları gerçek anlamda özgür olmak için yapmamız gerekiyor.

Eskiden beri peşimizi bırakmayan kaygı ve korkuları susturabilirsek; zihnimizde fısıldadığı tanıdık senaryoları bir kenara koyabilirsek; her sabah yepyeni bir rüyaya uyanmak bizim elimizde. Zihnimizdeki tüm kalıplardan kurtulduğumuzda geriye kalan boşluk, sevgiyi ve neşeyi ağırlamaya hazır tertemiz bir bahçedir.

Cennet, ölümden sonraya ertelenmiş uzak bir diyar değildir. Korkularından arınmış, yargılamayı bırakmış ve yaşamı bütünüyle kucaklamayı seçmiş bir zihnin tam burada, şu an yeryüzünde kurduğu huzurlu sığınaktır.