Dil, yalnızca bir ses dizisi ya da iletişim aracı değildir. Aynı zamanda insan zihninin gerçeği inşa etmekte kullandığı dönüştürücü güçtür.

Düşüncelerimiz sözcüklerle biçimlenir. Zihnimizde biçimlenen her düşünce; kararlarımızı, ilişkilerimizi ve yaşadığımız gerçekliği şekillendirir.

Bir arkadaşımıza öylesine söylediğimiz bir söz, sosyal medyada paylaştığımız öfkeli bir yorum ya da aynanın karşısında kendimize yönelttiğimiz acımasız bir yargı...

Sözcükler, doğru kullanıldığında insanı özgürleştirir ve hayatı güzelleştirir. Aksi durumda derin yaralar açabilir. Bıçak yarası unutulur ama söz yarası asla unutulmaz.

İnsan zihni ekilmeye hazır verimli toprağa benzer. Bu toprağa sözcüklerimizi, fikirlerimizi ve yargılarımızı atarız. Bunlar birer tohumdur. Birine ya da kendimize bir fikir sunduğumuzda, o tohum zihnin derinliklerine düşer ve beslendikçe kök salar.

Örneğin, çocukken çok yetenekli olduğu bir alanda eleştirilen ya da "sen bu işi beceremezsin" cümlesine maruz kalan bir insanı düşünün. O an düşüncesizce söylenen tek bir cümle o çocuğun zihninde yetersizlik duygusunu yaratabilir. Yıllar geçip yetişkin olduğunda bile içten içe kendisini başarısız hissedebilir. Yaptığı her hatayı bu ilk inancın bir kanıtı olarak görmeye başlar. Aslında o yetersiz değildir. Yalnızca zihnine atılan olumsuz bir düşünce tohumunu sorgulamadan kabul etmiştir.

Tersine, yapıcı ve teşvik edici bir söz de aynı güçle bir kişinin yaşamını güzelleştirebilir. Zihne ekilen "yapabilirsin", "değerlisin" tohumları, bireyin tüm potansiyelini açığa çıkaracak yeni bir zihinsel zemin oluşturur.

Sözcükleri özenle seçmek; kişinin kendi doğasına, varlığına ve çevresine karşı dürüst, yapıcı ve sorumlu olması anlamına gelir.

Başkasına yönelttiğimiz her zehirli söz, aslında en çok bize geri döner. Birine kızgınlıkla hakaret ettiğimizde, o kişinin bize karşı geliştirdiği tepki ve negatif enerji bumerang gibi döner dolaşır bizim huzurumuzu bozar.

Sözcükleri özenle seçmek, enerjimizi öfke, kıskançlık ve suçlama yerine gerçeğe, anlayışa ve yapıcı iletişime kanalize etmektir.

Gündelik yaşamda sözün en yıkıcı ve yaygın kullanımı dedikodudur. İnsan zihnini bir bilgisayar sistemi olarak düşünürsek; dedikodu kötü amaçlı bir yazılıma, bir virüse benzer.

Bir işe ya da okula başladığımızda henüz tanımadığımız bir yönetici veya meslektaş hakkında bir başkası bize olumsuz, önyargılı veya suçlayıcı bir yorum fısıldar. O an, o kişinin bakış açısını hiçbir filtreye tabi tutmadan kabul edersek, zihnimize bir virüs bulaşmış olur. Artık karşımızdaki insanı kendi tarafsız gözlerimizle değil, bize fısıldanan dedikodunun bozuk merceğinden görmeye başlarız. İletişim kopar, ilişkiler zedelenir ve ortam zehirlenir. Buradaki asıl suçlu, hedeflenen kişi değil, o küçük ‘yanlış bilgi’ virüsüdür.

Dedikoduyu bir bağ kurma aracı olarak kullanmaktan vazgeçtiğimizde, hem kendi zihnimizi gereksiz karmaşadan arındırır hem de başkalarının olumsuz telkinlerine karşı bağışıklık kazanırız.

Sabahtan akşama kadar her gördüğüne kötü sözler söyleyen birisi ardında bir sürü yaralı insan bırakırken topluma da büyük bir zarar vermektedir. Tam tersi davranan biri ise ardında bir sürü mutlu insan bırakabilir.

Sözcüklerin gücü yalnızca başkalarıyla kurduğumuz diyaloglarda değil, iç sesimizde de gizlidir. İnsan, gün boyunca en çok kendisiyle konuşur.

"Yine elime yüzüme bulaştırdım."

"Yeterince zeki değilim."

"Zaten hiçbir şeyi doğru dürüst yapamam."

Kendimize sürekli bu kalıpları tekrarlamak, zihnimizi kendi elimizle hırpalamaktır. Öz-saygımız ve iç huzurumuz, iç sesimizin kalitesiyle doğru orantılıdır. Kendimizi yargılamak, sürekli kusur aramak ve kendimize acımasızca yüklenmek yerine; hatalarımızın sorumluluğunu üstlenip kendimize şefkatle yaklaşmayı öğrenmeliyiz.

Bir anlamda yaşamımızı dönüştürmek ve doğru yolda ilerleyebilmek için pratik bir yol haritasına gereksinimimiz olduğunu düşünüyorum.

Hayatımızın kalitesini artırmak ve ilişkilerimizi derinleştirmek istiyorsak, öncelikle sözel alışkanlıklarımızı dönüştürmeye başlayabiliriz.

Ağzımızdan çıkacak cümlenin gerçeği mi yansıttığını, yoksa anlık bir öfkenin, kıskançlığın ya da doğruluğu kanıtlanmamış bir varsayımın ürünü mü olduğunu tartmak için konuşmadan önce bir an duraklamanın büyük yararı olacaktır.

Başkaları hakkında konuşulan olumsuz sohbetlere dahil olmayarak ve bize aktarılan önyargıları zihnimize kabul etmeyerek virüslerin yayılmasına engel olurken aynı zamanda dedikodu çemberini de kırmış oluruz.

Hata yaptığımızda kendimizi acımasızca etiketlemek yerine, bir dostumuza nasıl yapıcı ve şefkatli yaklaşıyorsak kendimize de aynı anlayışla yaklaşabilir ve böylece iç sesimizi iyileştirebiliriz.

Kelimelerimizi insanları küçültmek, manipüle etmek veya suçlamak için değil; takdir etmek, motive etmek ve gerçeği dürüstçe ifade etmek için kullanarak gerçeği ve yapıcı dili seçebiliriz.

Sözcüklerimiz bizin en güçlü imzamızdır. Ağzımızdan çıkan her ifade, zihnimizin tohumu ve geleceğimizin tasarımıdır. Kendi dilimize özen gösterdiğimizde, başkalarının yıkıcı sözlerine karşı da doğal bir zırh geliştirmiş oluruz.

Bugün kendimizle sessiz bir anlaşma yapıp sözlerimizi yıkmak için değil, inşa etmek için kullanmaya başlamaya ne dersiniz? İnanıyorum ki sözcüklerimiz değiştikçe, algıladığımız ve deneyimlediğimiz dünya da baştan aşağı değişecektir.