Yıllar önce birkaç arkadaşımla birlikte sera üreticiliği yapmaya karar vermiştik. Hepimiz tarım sektörünü tanıyor, üretimin nasıl yapıldığını, hastalık ve zararlılarla mücadelenin ne anlama geldiğini biliyorduk. Ziraat mühendisleri olarak işin teorisine de pratiğine de yabancı değildik.

Amacımız yalnızca üretim yapmak değil, doğru bir üretim planlamasıyla ekonomik olarak sürdürülebilir bir model ortaya koymaktı.

Bir sera kiraladık. Üretime başlamadan önce uzun yılların ürün fiyatlarını, iklim koşullarını, üretim dönemlerini ve pazar hareketlerini araştırdık. Hangi ürünün hangi dönemde daha avantajlı olabileceğini hesapladık.

Sonunda seranın yarısına patlıcan, diğer yarısına domates dikmeye karar verdik.

Patlıcanı özellikle tercih etmiştik. Çünkü uzun yılların fiyat ortalamalarına baktığımızda daha istikrarlı bir üründü. Çok yüksek kazanç sağlamasa bile zarar etme ihtimali düşüktü. Domatesi ise hem pazarı değerlendirmek hem de riski dağıtmak amacıyla üretim desenimize eklemiştik.

Her şeyi hesapladığımızı düşünüyorduk.

Patlıcan beklediğimiz gibi gitti. Çok kazandırmadı ama zarar da ettirmedi. Ortalama bir üretici geliri sağladı.

Domateste ise işler hiç de planladığımız gibi olmadı.

Tam hasadın yoğunlaşacağı dönemde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler gerildi. İhracat pazarı daraldı, fiyatlar hızla düştü.

Düşünün, bir gün önce 30 lira olan domatesin fiyatı ertesi gün 3 liraya kadar gerileyebiliyordu.

Öyle bir noktaya geldik ki domatesi toplatmak, toplamamaktan daha maliyetli hâle geldi.

İşçilik ödeyeceksiniz, nakliye ödeyeceksiniz, pazara götüreceksiniz. Sonunda elde edeceğiniz para bu masrafları bile karşılamayacak.

Üretim için yaptığınız harcamalar zaten cebinizden çıkmış. Bir de ürünü satabilmek için yeniden cebinizden para harcamanız gerekiyor.

İşte üreticinin en büyük çaresizliği budur.

O günlerde annemle yaptığım bir telefon görüşmesini hiç unutmuyorum.

Annem sordu:

“Serada işler nasıl gidiyor?”

“Anne, domatesleri toplatmıyorum. Satabileceğim bir yer yok. Toplatsam cebimden para ödemek zorundayım.” dedim.

Annemin cevabı ise çok insaniydi:

“Olsun oğlum, ziyan olmasın. Toplattır, bir yerlere gönder, dağıt. En azından sevap işlemiş olursun.”

Haklıydı. Bir annenin, bir insanın bakış açısıyla son derece doğru bir düşünceydi.

Ama ben de ona işin ekonomik gerçeğini anlatmak zorundaydım.

“Anne, zaten para kazanamıyorum. Bir de toplama işçiliği ve yaklaşık 100 kilometrelik nakliye masrafını ödersem iyice zarar edeceğim. İsteyen varsa gelsin, seradan kendisi toplasın.”

İşte o gün anladım ki tarımda bazen ürün yetiştirmek değil, yetiştirdiğiniz ürünü tarladan kaldırmak bile ekonomik bir soruna dönüşebiliyor.

Aradan yıllar geçti. Bugün yine aynı tabloyla karşı karşıyayız.

Bu kez domatesin yerinde zeytin var, limon var, başka tarım ürünleri var.

Özellikle zeytinde üreticinin yaşadığı çelişki çok büyük.

Toplasanız, ürünün satışından elde edeceğiniz gelir toplama maliyetini karşılamıyor.

Toplamasanız, ağaç üzerinde kalan meyvenin gelecek yılın verimine olumsuz etkileri olabiliyor.

Yani toplasanız zarar, toplamasanız zarar!

Üstelik zeytin, domates gibi tek sezonluk bir üretim değil. Yıllarca emek verdiğiniz, bakımını yaptığınız, geleceğe taşıdığınız bir ağaçtan söz ediyoruz.

Peki, bütün bunlar neden yaşanıyor?

Üretici ne kadar üreteceğini, hangi ürünü yetiştireceğini, ne zaman hasat edeceğini hesaplamaya çalışıyor. Ancak ihracat pazarındaki gelişmeleri, dış politikadaki krizleri, piyasaya aynı anda ne kadar ürün çıkacağını ve fiyatların nasıl şekilleneceğini tek başına yönetemiyor.

Biz o yıllarda kendi imkânlarımızla üretim planlaması yapmıştık. İstatistiklere bakmış, riski dağıtmış, ürün desenimizi oluşturmuştuk.

Ama bir dış politika krizi bütün hesaplarımızı değiştirmişti.

Demek ki tarımda planlama yalnızca çiftçinin ne ekeceğine karar vermesi değildir.

Planlama; üretimden pazarlamaya, ihracattan depolamaya, sanayiden tüketiciye kadar bütün zincirin birlikte yönetilmesidir.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın görevi de yalnızca üreticiye ne ekeceğini söylemek olmamalıdır. Üreticinin yetiştirdiği ürünü hangi koşullarda pazarlayabileceğini öngörmek, olası krizlere karşı alternatif pazarlar ve koruyucu mekanizmalar oluşturmak da kamusal sorumluluğun bir parçasıdır.

Bugün üretici, yıllar önce bizim yaşadığımız çaresizliği yaşamaya devam ediyorsa ortada ciddi bir tarım politikası sorunu var demektir.

Bir ülkede üretici, yetiştirdiği ürünü toplatmaya korkuyorsa orada yalnızca fiyat sorunu yoktur.

Orada planlama sorunu vardır.

Orada pazarlama sorunu vardır.

Orada üreticiyi koruyamayan bir sistem vardır.

Ve en önemlisi, orada emeğin karşılığını alamama sorunu vardır.

Annemin yıllar önce söylediği söz hâlâ kulağımda:

“Yazık değil mi oğlum, ziyan olmasın.”

Evet anne, yazık.

Ama asıl yazık olan, yıllar geçmesine rağmen bu ülkenin üreticisinin hâlâ aynı çaresizliği yaşamasıdır.

Çünkü tarımda en büyük israf, yalnızca dalında kalan ürün değil; üreticinin emeğinin, umudunun ve geleceğinin heba edilmesidir.