B-Reçete uygulaması ilk gündeme geldiğinde sistemin eksiklerini ve sahada yaratabileceği sorunları birçok kez dile getirdik.

Aslında söylediğimiz çok basitti: Bitki koruma ürünlerinin kontrollü kullanılması elbette gerekli. İnsan sağlığını, çevreyi ve tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini ilgilendiren böyle önemli bir konuda denetime kimsenin itirazı olamaz.

Ama sistemi kurarken sahayı da bilmek gerekiyor.

Çünkü tarım masa başında yapılan hesaplardan ibaret değil.

Örtü altı üretim var, açık alan üretimi var, meyvecilik var, peyzaj alanları var. Bir de ÇKS kaydı bulunmayan, çiftçilik yapmayan ancak evinin veya sitesinin bahçesinde birkaç ağacı bulunan vatandaş var.

Peki bu insanlar ne yapacak?

Bahçesindeki limon ağacında hastalık çıktığında, birkaç ağacında zararlı görüldüğünde mücadeleyi nasıl yapacak? İlaca nasıl ulaşacak?

Bunları daha sistem başlamadan önce sorduk.

Bugün gelinen noktada ise B-Reçete ile ilgili başka bir tartışma başladı.

Üreticilerin uygulama başlamadan önce bitki koruma ürünlerini satın alarak stokladığı söyleniyor.

Şaşırdık mı?

Açıkçası şaşırmadık.

Çünkü bunun olabileceğini öngörmek çok zor değildi.

Üretici önünde yeni bir sistem olduğunu, ürüne ulaşım konusunda ne yaşayacağını tam olarak bilmediğini gördüğünde doğal olarak tedbirini aldı. Bir yıllık, belki iki yıllık ihtiyacını karşılayacak ürünü önceden alanlar oldu.

Ancak burada başka bir gerçeği de gözden kaçırmamak gerekiyor.

Üreticinin deposundaki her ilaç B-Reçete uygulamasından hemen önce alınmış değil.

Seralara giren, üreticinin nasıl çalıştığını bilen herkes bunu görür.

Yoğun üretim yapan işletmelerde geçmişten kalan bitki koruma ürünleri zaten bulunur. Hatta birçok üretici sezon başlamadan önce geçmiş yıllardaki tecrübesine göre hangi hastalık ve zararlılarla karşılaşabileceğini tahmin eder; kullanacağı gübreyi ve bitki koruma ürününü önceden temin eder.

Dolayısıyla bugün üreticinin deposunda bulunan her ürünü kayıt dışılıkla açıklamak bana göre doğru değil.

Gelelim Antalya'ya...

Son günlerde yayımlanan pestisit raporunda Antalya, pestisit kullanımının en yüksek olduğu illerden biri olarak gösteriliyor.

Rakam yanlış mı?

Belki değildir.

Ama tek başına bu rakam bize ne anlatıyor?

Asıl soru bu.

Antalya'da toplam kaç ton pestisit kullanıldığına bakıp ardından başka bir ille karşılaştırmak kolay.

Peki üretim miktarına baktık mı?

Ürün desenine baktık mı?

Bir yılda aynı alandan kaç kez ürün alındığına baktık mı?

Örtü altı üretimin yoğunluğunu hesaba kattık mı?

Birim alan ve birim ürün başına kullanılan miktarı karşılaştırdık mı?

İşte bunlara bakmadan yapılacak değerlendirme eksik kalır.

Çünkü Antalya sıradan bir tarım kenti değil.

Türkiye'nin en önemli örtü altı üretim merkezlerinden birinden söz ediyoruz. Buna açık alan sebzeciliğini, turunçgilleri ve diğer meyve türlerini, mısırı, pamuğu, arpayı, buğdayı ve çok sayıda farklı ürünü ekleyin.

Ortaya devasa ve son derece çeşitli bir tarımsal üretim yapısı çıkıyor.

Üstelik Antalya'nın iklim koşulları birçok bölgede üretimin yılın önemli bölümünde devam etmesine imkân sağlıyor.

Şimdi böyle bir üretim yapısını, ağırlıklı olarak kuru tarım yapılan ve arpa-buğday üretiminin öne çıktığı bir bölgeyle yalnızca kullanılan toplam pestisit miktarı üzerinden karşılaştırabilir misiniz?

Karşılaştırırsınız.

Ama doğru sonuca ulaşabilir misiniz?

Bence asıl tartışılması gereken nokta burası.

Pestisit konusunda elbette Antalya'yı da konuşacağız. Gereğinden fazla kullanım varsa onu da söyleyeceğiz. Yanlış uygulama varsa onun da karşısında duracağız.

Ama tartışmayı yalnızca “Antalya şu kadar pestisit kullandı” seviyesinde bırakırsak asıl meseleyi kaçırırız.

Benim için önemli olan kullanılan toplam miktardan önce şu sorular:

Hangi üründe ne kadar kullanıldı?

Birim alan başına kullanım miktarı nedir?

Üretilen ürün miktarına oranladığımızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Hangi etken maddeler kullanılıyor?

Doğru doz uygulanıyor mu?

Son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyuluyor mu?

Ve en önemlisi, kalıntı analizleri bize ne söylüyor?

Bunların cevabını ortaya koymadan yalnızca toplam kullanım miktarını açıklamak kamuoyunda yanlış bir Antalya tarımı algısı oluşturabilir.

B-Reçete uygulamasının amacı gerçekten bitki koruma ürünlerinin kullanımını kontrol altına almaksa, sistemi de bu gerçekler üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor.

Üstelik önümüzde başka önemli bir soru daha var.

Üretici B-Reçete öncesinde bir veya iki yıllık ihtiyacını stokladıysa, sistemin ilk dönemlerinde kayıt altına alınacak satış rakamları bize gerçek pestisit kullanımını gösterecek mi?

Yoksa kâğıt üzerinde pestisit kullanımı azalmış gibi görünürken üretici deposundaki eski ürünleri kullanmaya devam mı edecek?

Bence önümüzdeki dönemde asıl konuşmamız gereken sorulardan biri de bu olacak.

Çünkü tarımda rakamları açıklamak kolaydır.

Zor olan, o rakamların arkasındaki üretim gerçeğini doğru okuyabilmektir.