Bir ülkede vatandaşlar, şirketler ve işletmeler vergi öder. Devletin elinde toplanan bu para aslında hepimizin ortak kaynağıdır. Bunu, yaşadığımız apartmanda ya da sitede ödediğimiz aidata benzetebiliriz. Aidat toplanır; ancak o paranın nereye, ne kadar ve hangi önceliklerle harcanacağı yöneticilerin tercihleriyle şekillenir.

Devlet yönetiminde de durum çok farklı değildir. Toplanan vergilerin hangi alanlara yönlendirileceği; ülkeyi yönetenlerin ekonomik yaklaşımı, öncelikleri ve gelecek tasavvuruyla doğrudan ilişkilidir. Bir ülke üretime yatırım yapmayı tercih eder, başka bir ülke tüketimi destekler. Biri tarıma, sanayiye, bilime, teknolojiye ve eğitime kaynak ayırırken; diğeri farklı alanları öncelikli görebilir.

Sonuçta ekonomi, yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Aynı zamanda bir tercihler bütünüdür.

Şimdi bir an için hayal edin…

Bir ülkenin milli gelirinin belirli bir bölümünün uzun yıllar boyunca doğrudan tarımsal üretime, sulama yatırımlarına, üreticinin finansmanına, tarımsal AR-GE'ye, kooperatifleşmeye ve kırsal kalkınmaya yönlendirildiğini düşünün.

Ne olurdu?

Üretim kapasitesi artar mıydı? İthalata duyulan ihtiyaç azalır mıydı? Üretici toprağında kalabilir miydi? Gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar daha kolay kontrol edilebilir miydi? Tarım, gençler için yeniden gelecek vadeden bir sektör haline gelebilir miydi?

Rakamlarla Bir Hayal Kuralım. Artık bu soruyu biraz da rakamlarla soralım.

TÜİK'in 2025 yılına ilişkin revize edilmiş yıllık verisine göre Türkiye'nin Gayrisafi Yurt İçi Hasılası cari fiyatlarla yaklaşık 63,2 trilyon TL olarak gerçekleşti.

Şimdi düşünelim:

Bu büyüklüğün yalnızca yüzde 1'i yaklaşık 632 milyar TL eder.

Yüzde 2'si yaklaşık 1 trilyon 265 milyar TL.

Yüzde 3'ü ise yaklaşık 1 trilyon 897 milyar TL.

Bir an için 1,9 trilyon liralık bir kaynağın üretim odaklı ve planlı biçimde tarıma yönlendirildiğini düşünün.

Ama üreticiye günü kurtarması için dağıtılan bir paradan bahsetmiyorum.

Sulama yatırımlarından bahsediyorum.

Kuraklığa dayanıklı üretim modellerinden, tarımsal AR-GE'den, yerli tohumdan, hayvancılıktan, meraların ıslahından, üretici örgütlerinden, kooperatiflerden, soğuk hava depolarından, ürün işleme tesislerinden ve tarımsal sanayiden bahsediyorum.

Gençlerin yeniden köye ve üretime dönebileceği bir yapıdan bahsediyorum.

Ve elbette bütün bunları bilimsel olarak planlayacak, yönetecek ve denetleyecek ziraat mühendislerinin üretimin her aşamasında etkin biçimde yer almasından bahsediyorum.

Üstelik Türkiye'nin 2025 yılı tablosunda dikkat çekici başka bir gerçek daha var: Ekonomi genel olarak büyürken tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörü reel olarak yüzde 8,5 küçüldü.

Dolayısıyla tartışmamız gereken yalnızca “Tarım desteklensin” meselesi değildir.

Asıl soru şudur: Türkiye üreten bir tarım sektörünü gerçekten stratejik bir yatırım alanı olarak görüyor mu?

Çünkü tarıma ayrılan kaynak yalnızca çiftçiye verilen para değildir.

Tarıma yapılan yatırım; gıdaya, istihdama, ihracata, kırsal kalkınmaya, sanayiye ve nihayetinde ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır.

Bir de aynı büyüklükteki kaynakların üretime dönmeyen alanlara, ekonomik karşılığı tartışmalı fonlara veya reel ekonomide kalıcı değer yaratmayan yapılara yöneldiğini düşünelim.

Aradaki fark sadece muhasebe kayıtlarında görülmez.

Bir tarafta sulanan tarım arazisi, çalışan fabrika, üretmeye devam eden çiftçi, istihdam edilen mühendis ve ihraç edilen ürün vardır.

Diğer tarafta ise harcanmış bir kaynak vardır.

İşte ekonomi dediğimiz şey biraz da budur:

Tercih.

Elinizde 100 lira varsa o 100 lirayı nereye harcadığınız, neyi önemsediğinizi gösterir. Bir devletin trilyonlarca liralık kaynaklarını nereye yönlendirdiği de ülkenin geleceğini nerede gördüğünü gösterir.

Bütçe yalnızca bir gelir-gider tablosu değildir.

Bütçe, bir ülkenin önceliklerinin rakamlara dökülmüş halidir.

Tarımı öncelik olarak görüyorsanız kaynağı üretime yönlendirirsiniz. Üreticiyi desteklersiniz, suyu planlarsınız, toprağı korursunuz, bilime ve ziraat mühendisliğine yatırım yaparsınız.

Sonra bunun karşılığını yalnızca tarlada değil; istihdamda, ihracatta, gıda güvenliğinde ve ülkenin ekonomik bağımsızlığında görürsünüz.

Sonuçta mesele ülkenin parasının olup olmamasından önce, var olan parayla ne yapmayı tercih ettiğimizdir.

Çünkü para nereye giderse yatırım oraya gider.

Yatırım nereye giderse üretim orada gelişir.

Ve para nereye giderse, ülkenin geleceği de oraya gider.