Antalya için önemli bir süreç başlıyor. 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya'da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31), dünyanın gözünü kentimize çevirecek.

Son bir yıldır COP31 sürecini takip eden herkes konunun önemini biliyor. Umuyoruz ki bu toplantılarda yalnızca iklim değişikliği konuşulmaz, doğayla barışık bir gelecek için somut kararlar da alınır.

Belki de en önemlisi, doğayla savaşmaktan vazgeçmenin yolları aranır. Doğayı tahrip eden değil koruyan, tarım topraklarını yok eden değil yaşatan politikalar için gerçekçi eylem planları ortaya konulur.

Antalya açısından bakıldığında ise önümüzde hareketli iki hafta var.

Trafik karmaşası, güvenlik kontrolleri, ulaşımda gecikmeler, seyahat ve konaklama sıkıntıları yaşanabilecek. Bazı işler aksayacak, günlük yaşamın olağan akışı değişecek.

Bunların hepsi böylesine büyük uluslararası organizasyonlarda karşılaşılabilecek durumlar. İki haftalık sıkıntılara katlanılır. Yeter ki sonunda kentimiz ve ülkemiz adına kalıcı kazanımlar elde edilsin.

Ancak benim Antalya'nın geleceği açısından yanıtını merak ettiğim iki önemli sorum var.

1. EXPO 2016 alanının geleceği ne olacak?

COP31 toplantıları 20 Kasım'da sona erdiğinde EXPO 2016 alanına ne olacak?

Bu alan yeniden atıl mı kalacak, yoksa yıl boyunca aktif kullanılan, Antalya'ya ve ülkemize değer katan bir merkeze mi dönüşecek?

Unutmayalım ki EXPO 2016'nın kurulduğu bölge, geçmişte birçok Yeşilçam filmine de konu olmuş, Türk tarımı açısından önemli tarımsal üretim alanlarından biriydi.

Bugün sormamız gereken soru şu:

Bu alanın geleceği kimlerin elinde şekillenecek? Birilerinin rant kapısına mı dönüşecek, yeniden tarımsal araştırma, eğitim ve üretime mi hizmet edecek, yoksa farklı bir kamusal kullanım modeli mi geliştirilecek?

Antalya kamuoyu bu sorunun yanıtını bilmek zorunda.

2. 300 dekarlık tarım arazisinin geleceği ne olacak?

COP31 hazırlıkları kapsamında otopark olarak düzenlenen yaklaşık 300 dekarlık tarım arazisinin 20 Kasım sonrasındaki durumu ne olacak?

Bu alan yeniden tarımsal üretime kazandırılacak mı, yoksa zaman içerisinde ticari kullanıma açılarak kalıcı bir rant alanına mı dönüşecek?

Dahası, COP31'in destekçisi ve partneri olan şirketler kimler?

Bu şirketlerin bugüne kadar çevre, iklim ve tarım alanlarında yaptıkları çalışmalar nelerdir? Hangi ölçütlerle bu organizasyona partner olarak seçilmişlerdir?

Cumhuriyet gazetesi yazarı Zülâl Kalkandelen de 30 Ekim 2026 tarihli yazısında COP31'in bazı destekçi şirketlerini ve bu şirketlerin çevresel geçmişlerini sorgulayarak önemli bir tartışmayı gündeme taşıdı.

Buradan bir başka soru daha sormak gerekiyor:

300 dekarlık tarım arazisiyle ilgili nasıl bir gelecek planlanıyor? COP31'in partner şirketleri bu alanın geleceğine ilişkin herhangi bir tasarrufun içerisinde olacak mı?

Bu sorulara açık ve şeffaf yanıtlar verilmesi gerekiyor.

Çünkü iklim değişikliğiyle mücadeleyi konuşurken tarım topraklarını kaybetmeye devam ediyorsak ortada ciddi bir çelişki var demektir.

Antalya'nın ihtiyacı yalnızca 9-20 Kasım tarihleri arasında başarılı bir uluslararası organizasyona ev sahipliği yapmak değil, 20 Kasım sonrasında da korunacak doğası, üretime devam edecek tarım toprakları ve kamu yararına kullanılacak alanlarıdır.

On iki gün boyunca doğayı korumayı konuşup sonrasında tarım topraklarını ranta teslim edersek COP31'den geriye ne kalacak?

Asıl mesele budur.