Dünya siyasetinde yaşanan gelişmeler artık yalnızca diplomatik raporlarla değil, sosyal medya akışları ve televizyon dizileri gibi tüketiliyor. Venezuela’da yaşanan son olaylar, ABD’nin müdahaleleri ve Ortadoğu’daki gerilimler, küresel düzenin yeniden şekillendiğini gösteriyor. Ancak asıl sorulması gereken şu: Neden dünya devletleri bu kadar büyük dönüşümlere göz yumuyor? Ve bizler, bu gelişmeleri bir “gerçeklik” olarak mı algılıyoruz, yoksa bir “kurgu” gibi mi izliyoruz?

Son günlerde İran olayları ve Venezuela Başkanının yatağında uykuda kaçırılıp, ABD ye götürülmesi TV ve Sosyal Medyayı kapladı. Ama kimsenin büyük bir itirazıyla karşılaşılmadı.

Olanları bir hatırlayalım. Venezuela neden bunu yaşadı?

Venezuela, yaklaşık 303 milyar varil petrol rezervi ile dünyanın en zengin enerji kaynaklarına sahip ülke. Bu rezerv, Suudi Arabistan’ın bile önünde. Hugo Chavez döneminde petrolün millileştirilmesi, ABD şirketlerinin kontrolünden çıkarılması ve sosyal programlara yönlendirilmesi, Latin Amerika’da yeni bir blok oluşturdu. Ancak Chavez’in ölümü ve ardından Nicolas Maduro’nun iktidarı, ülkeyi derin bir ekonomik ve siyasi krize sürükledi.

ABD’nin 2026 başında Maduro’yu yakalaması ve Venezuela petrolüne “çok güçlü bir şekilde müdahil olacağını” açıklaması, yalnızca bir ülkenin kaderini değil, küresel enerji dengelerini de değiştirdi. Bu müdahale, görünürde demokrasi adına yapıldı; fakat gerçekte dünyanın en büyük petrol yataklarına el koyma operasyonuydu.

ABD’nin Venezuela petrolüne el koyması, yalnızca Latin Amerika ile ilgili değil. Bu adım, Ortadoğu’da büyük bir savaş ihtimaline hazırlık olarak okunabilir. Eğer İran ile bir çatışma yaşanırsa, bölgeden petrol sevkiyatları duracak. ABD ekonomisi bundan doğrudan etkilenecek. İşte bu nedenle Venezuela rezervleri, ABD için bir “sigorta poliçesi” haline geliyor.

İsrail’in Gazze’deki operasyonları, Suriye’deki yeniden yapılanma, Yemen ve Somali’deki askeri hamleler, Güney Kıbrıs ve Ege’deki yığınaklar… Tüm bunlar, bölgesel bir büyük savaşın ayak sesleri. ABD ve İsrail, bu süreçte Türkiye’nin rolünü de kontrol altına almak istiyor. Türkiye’nin harekete geçmesi halinde hem güneyden terör yapılarıyla hem de batıdan Yunanistan üzerinden baskı kurulması planlanıyor.

Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Neden dünya devletleri bu kadar büyük bir müdahaleye sessiz kalıyor?

1-Ekonomik bağımlılık; Küresel sistemde enerji ve finans akışları ABD ve Batı merkezli olduğu için, birçok devlet karşı çıkmak yerine uyum sağlamayı tercih ediyor.

2-Jeopolitik çıkarla; Rusya ve Çin gibi güçler, ABD’nin bu hamlesinden dolaylı kazançlar elde edebiliyor. Petrol fiyatlarının yükselmesi onların da işine geliyor.

3-Algı yönetimi; Medya ve sosyal platformlar, bu gelişmeleri bir “hikâye” gibi sunuyor. Halk, gerçek savaşları ve krizleri bir dizi bölümü izler gibi takip ediyor.

4- Trump, ayrıca tüm ülkelerin açıklarını kullanıp, ağızlarına bir parça bal sürmeyi de ihmal etmiyor bu süreçte. Ancak bu sessizlik hayra alamet değil.

ALGILAYAMIYORUZ GERÇEKLİK Mİ, KURGU MU?

Bugün yaşananları izlerken, çoğu insan bunları bir televizyon dizisi gibi algılıyor. Sosyal medyada birkaç dakikalık videolarla özetlenen savaşlar, ekonomik krizler ve diplomatik hamleler, gerçekliğin yerini bir “kurgu ”ya bırakıyor. Bu algı yönetimi, halkların tepkilerini azaltıyor. İnsanlar, kendi hayatlarının gündelik sorunları içinde bu büyük oyunları yalnızca bir “arka plan gürültüsü” olarak görüyor.

Oysa bu gelişmeler, gelecekteki sınırları, enerji kaynaklarını ve devletlerin varlığını doğrudan belirleyecek. Venezuela’da yaşananlar, Ortadoğu’da olacakların provası. Dünya düzeni değişiyor; fakat bizler bu değişimi bir “seyirci” gibi izliyoruz. Oysa tam da gerçekliğin ortasındayız.

Venezuela örneği, küresel siyasetin nasıl bir satranç tahtası olduğunu gösteriyor. ABD’nin petrol rezervlerine el koyması, Ortadoğu’daki olası savaşlara hazırlık anlamına geliyor. Dünya devletlerinin sessizliği ise ekonomik çıkarlar ve algı yönetimiyle açıklanabilir.

Ancak en tehlikeli nokta, halkların bu gelişmeleri bir “kurgu” gibi algılamasıdır. Gerçek savaşlar, gerçek ölümler, gerçek krizler yaşanıyor. Fakat bizler bunları bir sosyal medya videosu gibi tüketiyoruz.

Türkiye ve diğer bölge ülkeleri için bu tablo, yalnızca bir dış politika meselesi değil, varoluşsal bir sorundur. “Uyursanız ölürsünüz” sözü, artık bir film repliği değil; dünya düzeninin sert gerçeğidir.