Siz hiç sabaha karşı bir parkta ürpererek uyandınız mı? Bankın tahta zemininin uyuşturduğu omzunuzu dakikalarca ovuşturdunuz mu? Yıldızların önünden hızla geçen bulutlara bakıp evrenin sonsuzluğunda kendinizi küçücük hissettiniz mi?

Balkonun bir köşesinde sardunya saksısının arkasındaki yuvalarında birbirine sokulmuş yavru kumrularımıza bakarken bunları hissettim.

Üstlerini örtesim geldi. Başlarının üstüne bir çatı kurup onlara bildik insan barınaklarından birini yapasım geldi. Ama olmaz.

Doğaya müdahale etmek doğru olmaz diye düşündüm. Onlar yıldızların altında ve bazen rüzgarda biraz ürpererek ve birbirlerine sokularak büyüyecekler. Öyle ya, gelişimlerini tamamlamak için bunlara maruz kalacaklar. Bazıları sert koşullara dayanamayacak ve elenecekler. Güçlüler ‘yaşamı” devam ettirecekler. Doğanın yasası böyle işliyor.

Kim bilir, biz insanlar kaç milyon yıl boyunca bir mağarada, bir ağacın altında ya da açık havada sabah rüzgarıyla ürpererek uyandık?

Ya da uyanamadık…

Belki bir avcı saldırısıyla, belki bir yıldırım sesiyle, belki başka insan topluluklarının yağmalarıyla dehşet içinde uyandık milyonlarca defa.

Evimizin balkonunda, deniz kıyısında kumsalda ya da geleneksel olarak damda uyuyanlarımız biraz anlar bu hissi. Üzerimizde gezinen hafif rüzgar, gözlerimizi açtığımızda yukarıda gördüğümüz sonsuz boşluk ve kırsaldaysak binlerce yıldızdan oluşan güzel desenler…

Belki bugün üzerimizdeki tavana alıştık ama bu, milyonlarca yıl boyunca o kumru yavruları gibi ürpererek sonsuz evrene doğru gözlerimizi açtığımız gerçeğini değiştirmez.

Geceleri örtümüz, bir yanıp bir sönerek bize göz kırpan milyarlarca yıldızdan ve oradan oraya koşuşan bulutlardan oluşan o ışıltılı desenlerle kaplı gökyüzüydü.

İşte böyle dostum. Biz insanlar da böyle yaşadık uzunca bir zaman.