Dağların, ormanların arasından gelir suyu. Falezden aşağıya döküldüğü yerin seyrine doyum olmaz. Burası Manavgat Şelalesi.

Az bir yükseklikten dökülmesine rağmen geniş bir alan üzerinde yüksek bir debiyle akar. Öylesine huzur vericidir ki, sanırsın dünyada su bitse burası yeter herkese. Antalya'ya 1 saat uzaklıktadır. Doğal sit olarak koruma alanları arasında yer alır. Çocukluğumda kartpostallar üzerinde sıkça gördüğüm bir manzara. Hatta paramızın üzerine bile resmi basılmıştır.

Ülkemizin önemli gelir kaynaklarından bir olan turizm sezonunun heyecanı baharda başlayıp yaz aylarında zirveye ulaşır. Bununla birlikte her yıl tekrar eden bilindik tartışmalar da başlar.

Açgözlü işletmecilerin sezondan en fazla yararı sağlama arzusu ile yer işgalleri, kendilerine tanınan sınırları aşmaları konu olur. Kamu dediğimiz şey, bir birey olarak gelip işletmecinin karşısına dikilemediği için bunu kamu kurumlarından ve denetleyicilerden bekler. Ancak bu hareket hiçbir zaman beklendiği hızda ve etkide olmaz. Eleştiriler, tartışmalar sezon sonuna kadar sürer gider.

Bazen sahiller halkındır pankartlarını ve protestocu duyarlı insanları görürüz. Ancak sıcak havada protestolar uzun soluklu olamaz. İhlalci işletmeciler ise gölgede olduğundan Kamu görevlileri gelip denetlemediği sürece rahatlarını bozmak istemezler.

Her yerde görebileceğiniz bu manzaraların bir örneği o güzelim Manavgat Şelalesi işletmesi için daha sezon başında konuşuluyor. Umarım en kısa zamanda çözülür de sezonumuz güzel geçer ve eşsiz şelalemize gölge düşürmez.

Her şey otoparkta başlıyor. Turist otobüslerine ayrılmış alanlar dolu, bireysel ziyaretçiye yer yok. Aracınızı çok uzağa bırakmak zorundasınız. Aslında daha ilk dakikada vatandaşa şu mesaj veriliyor: “Burada sistem sizin için çalışmıyor.”

Ardından bilet kuyruğu. Yüzlerce insan, en az yarım saat bekliyor. Bu sırada tur otobüsleriyle gelen gruplar direk geçiyor. Yani konu yoğunluk değil, kimin öncelikli olduğuna karar verilmiş olması.

Nakit geçmiyor. Bir kamu kurumunda vatandaşın cebindeki para geçersiz sayılıyor. Yiyecek ve içecek yasak! Portatif sandalye yasak! Su bile tartışmalı. Gerekçe ne? “İçerideki işletme.” Yani açıkça deniyor ki: “İhtiyacınızı özgürce karşılayamazsınız, belirlenen yerden satın almak zorundasınız.”

Şelalenin en iyi görüldüğü alanın büyük kısmı bir kafeye dönüştürülmüş. Manzara, kamusal bir hak olmaktan çıkarılmış, parası olanın satın aldığı bir ayrıcalığa dönüştürülmüş. Birkaç kişi rahatça otururken yüzlerce insan dar alanlara sıkıştırılıyor.

Daha da vahimi, bu düzenin güvenlik görevlileri aracılığıyla korunması. İnsanlar ısrarla işletmeye yönlendiriliyor. Yiyecek yasağı, alan daraltılması bunun için var. Yani sistem baştan sona tek bir amaca hizmet ediyor: Ziyaretçiyi müşteriye dönüştürmek.

Üstelik burada sadece ekonomik bir sorun yok. Açık bir ayrımcılık da var. Girişte yabancı turistlere ayrıcalık tanınırken, yerli ziyaretçi bekletiliyor. Bu, turizm değil; bu, kendi vatandaşını ikinci plana atan bir anlayıştır.

Oysa bu alanlar kamuya aittir. Sahiller gibi, şelaleler de halkındır. Bu sadece etik bir iddia değil, hukuki bir gerçektir. Hiçbir işletme, kamu alanını fiilen kontrol altına alarak insanları kendi hizmetine mecbur bırakamaz. Eğer bırakıyorsa, burada sadece işletme değil, denetim mekanizması da sorgulanmalıdır.

İnsanlar doğayı görmek için gelse de onun yerine karşılarında ticari bir kuşatma görüyorlar.

İşin bir başka boyutu da; tarihin en yoğun yağış dönemlerinden biri yaşanırken, şelalenin su seviyesindeki düşüş. Bu durum bile başlı başına incelenmesi gereken bir konu.

Ülke genelinde otellerin uygulamaları hakkında da çok ilginç bilgiler geliyor. Bir yurttaş otele girişte yabancı dil konuşarak yerli turist olduğunu gizliyor. Sıra kimlik bilgilerine gelince Türkiye Cumhuriyeti kimliğini gören işletme tüm işlemleri iptal edip müşteriyi geri çeviriyor.

Bazı işletmelerde Türk turistlere ilgi gösterilmediği, hatta kötü davranıldığı iddiaları var. Bunlar tuhaf şeyler. Basit uygulamalar gibi görünse de çok önemli konular. Kamu kurumlarının ve denetçilerin bu konulara ciddi olarak eğilmeleri gerekir. Bu ülkede yerli ve yabancı turist arasında ayrım yapan bir işletme var olmamalıdır. Hele bu toprakların insanına ikinci sınıf insan muamelesi yapan işletme varsa tüm izinleri iptal edilmeli, turizmcilik yapması yasaklanmalı ve ceza yasası hükümlerine göre gereken yapılmalıdır.

Ülkemiz ekonomisinde yüzde 10 civarı yeri olan turizmin ihracat gelirleri ise yüzde 16,7. Yani dış satım işlerinin altıda birini turizm oluşturuyor. Bu sektörün yaşamsal önemi var. Öyleyse turizmin açgözlülerden, ayrımcılardan, kural tanımazlardan kurtarılması gerekir. Bu konuda herkese görev düşüyor.