Dört duvar soluk bir ışıkla aydınlanmış. Tavandaki floresan lamba hafif bir ses çıkararak göz kırpıyor. Sinir bozucu ama tutarlı bir ritme sahip. Sandalyeler sıralanmış, hepsi aynı yöne bakıyor. Kimse konuşmuyor. Herkes aynı kapıya bakıyor ama kapı bir türlü açılmıyor.


Duvarda bir saat var ama akrebi -sen bakmadığın anlarda- hareket ediyor. Masada kapakları solmuş eski dergiler. Okumaya başlasan da hiçbir şey güncel değil ve hiçbir şey seni ilgilendirmiyor. Yie de elinde tutuyor ve sayfaları çeviriyorsun. Çünkü en azından bir hareket bu, yaşadığına dair bir kanıt.
Havasız bir sıkışmışlık hissi...
Ara sıra bir isim okunuyor. Bir kapı açılıp kapanıyor, biri içeri girip o belirsizlikte kayboluyor. Sen bekliyorsun. Sıran ne zaman gelecek bilmiyorsun. Hatta listede adının olup olmadığından bile emin değilsin. Çıkış kapısı var, biliyorsun. Ama kalkıp gitmek, bir vazgeçiş gibi hissettiriyor. Sanki tek seçenek beklemek. Aslında kalkıp gidebilirsin. Bunu çoktan unutmuş gibi kıpırdamadan duruyorsun. Acaba senin ismin de bir gün okunacak mı?
Farkında olmasak da çoğumuz böyle görünmez bekleme odalarında yaşıyoruz. Bazen bir süre, bazense bütün bir yaşam boyunca... Yaşamımız bir bekleme odasına dönüştüğünde, insan kendi öyküsünün öznesi olmaktan çıkıp alelade bir sıra numarasına dönüşebiliyor. Asıl olanın hep ‘sonra’ geleceğine, ‘şimdi’nin ise sadece bir geçiş, bir hazırlık evresi olduğuna inanmaya başlıyor. Zaman çöküyor, ‘şimdi’ değersizleşiyor. Çünkü gerçek yaşam kapının ardındaki o gizemli oda gibi görünüyor. İş bulunca, mezun olunca, o doğru kişi gelince başlayacak olan bir yaşam... Oysa beklerken çürüyen o yıllar yaşamın ta kendisidir.
Bekleme odasında inisiyatif yoktur; edilgenlik bir kez yerleşti mi, insan kendi kapısını kendi açmayı unutur. Dışarıdan bir çağrı bekler; bir işaret, bir izin, bir hazır olma hissi. Ama o çağrı çoğu zaman gelmez, çünkü yaşamda ‘senin dışında’ sırayı yöneten bir görevli yoktur. Odadaki dergiler gibi her şey öldürülecek zamana dönüşür ve ilişkiler, işler, hatta düşünceler bile gerçekliğini yitirir.
Özellikle son zamanlarda, kentimin sokaklarında yürürken erkenden yorulmuş bir gençlik ordusu çarpıyor gözüme. Türkiye’de bugün, koca bir kuşağın tırnaklarıyla kazıyarak bir bekleme odası inşa ettiğini ve o odanın plastik sandalyelerine sıkışıp kaldığını görüyorum. Gençlik, doğası gereği kabına sığmayan, taşmak ve dünyayı keşfetmek isteyen bir nehir olmalıyken; şimdilerde baraj kapaklarının ardında -kurak bir mevsimin bitmesini bekleyen- durgun sulara benziyor. Yaşam adeta ileride bir gün harcanmak üzere biriktirilen, ertelenen bir şeye dönüştü.
Bugünün gençleri, yaşamın o cüretkar ve gözü pek dönemini bir hayatta kalma provasıyla takas etmek zorunda kalıyor. Sabahları erken saatlerde, belirsiz bir gelecek için ruhlarını pek de beslemeyen ama bedenlerini doyurmaya yeten o telaşlı işlere koşuyorlar. Bir kafenin tezgah arkasında, bir çağrı merkezinin kulaklığında ya da bir bilgisayar ekranının karşısında, sadece en temel insani ihtiyaçları; barınabilmeyi ve beslenebilmeyi karşılayabilmek için ömürden saatler veriliyor.
Kira gününün paniğiyle, market raflarındaki etiketlerin ağırlığı arasında sıkışıp kalan bir zihin, ne ara sanattan, felsefeden ya da saf bir aşktan söz edebilir ki?
İnsan, sadece doymak ve barınmak için yaşadığında, bekleme odasının tavanı üstüne üstüne geliyor. Sırtımızda ağır bir çuval gibi taşıdığımız ‘bugün’e, sadece parlak bir ‘yarın’ hayaliyle katlanıyoruz.
Yine de, bekleme odasının en hüzünlü yanı, içindeki o bitmek bilmeyen fısıltıdır:
"Gelecek güzel günler..."
Şimdilik bir pizzacıda kuryelik yaparken kaskın ardında mırıldanılan şarkılarda, gece geç saatte dönülen öğrenci evinin koltuğunda kurulan hayallerde hep aynı inatçı umut yeşeriyor. Bugün feda ediliyor ve gençliğin o en güzel hayalleri askıda bekletiliyor. "Hele bir şu eşiği geçelim, hele bir şu dönem bitsin, hele bir düzenimizi kuralım" cümleleri, acı bir ilaç gibi her gün içiliyor.
Fakat insan sormadan edemiyor: Kapı nihayet açıldığında ve o beklenen ses bizi çağırdığında, odada bıraktığımız yılların tortusu üzerimizden kolayca silinecek mi? Paslanmış hayaller, o parlak güneşe çıktığında hemen parıldayacak mı?
Bekleme odasında olduğumuzu, bu yaşadıklarımızın sadece geçici bir durak olduğunu düşünmesek bir dakika bile katlanamayacağımız yaşamlara katlanıyoruz. Bir umut, bir beklenti...
Bütün kalbinle inanıyorum ki, o kapı bir gün açılacak ve arkasında asıl yaşamımız ve hep hayalini kurduğumuz o canlı, renkli ve huzurlu dünya görünecek. Bugünlerde hepimiz, kendi sıramızın gelmesini bekleyen sabırlı ve yorgun yolcularız.