Merhaba… Son bir haftadır Antalya’da yaşananlar, “alışılmış” bir hava olayı gibi geçiştirilemeyecek kadar ağır. Sel baskınları, fırtınayla birlikte gelen aşırı yağışlar, denizin günlerce olağan dışı biçimde kabarıp sahile doğru öfkeyle vurması…


Bütün bunlar tek tek ele alındığında bile dikkat çekiciyken, birlikte yaşandığında bize çok daha net bir şey söylüyor: Bu olanlar artık “doğal” değil. Yıllardır sel, fırtına, aşırı yağış gibi olaylara “doğal afet” diyoruz. Oysa bugün yaşadıklarımız, doğanın kendi döngüsünden çok, insan eliyle bozulan dengenin sonuçları. İklim değişikliği dediğimiz kriz, yalnızca kutuplardaki buzullarla ya da uzak ülkelerdeki orman yangınlarıyla sınırlı bir mesele değil. Antalya’da bir haftada yaşananlar, bu krizin kapımızın önüne kadar geldiğini açıkça gösteriyor.

Atmosfer ısındıkça, havanın taşıyabileceği nem miktarı artıyor. Bu da yağışların daha kısa sürede, daha yoğun şekilde düşmesine yol açıyor. Bir zamanlar “mevsim normali” sayılan yağmurlar, artık saatler içinde sele dönüşebiliyor. Deniz suyu sıcaklıklarının artması ise fırtınaların şiddetini besliyor, dalgaları büyütüyor. Yani yaşanan sel de, fırtına da, aşırı yağış da birbirinden kopuk olaylar değil; aynı zincirin halkaları.

Tam da bu yüzden “doğal afet” ifadesi eksik kalıyor. Çünkü bu afetlerin oluşmasında insan faaliyetlerinin payı giderek büyüyor. Plansız kentleşme, betonla kaplanan dere yatakları, yeşil alanların azalması, fosil yakıtlara dayalı yaşam biçimi… Hepsi bu tabloya katkı sunuyor. Doğa kendi başına felaket üretmiyor; biz, onun sınırlarını zorladıkça sonuçlar daha sert geri dönüyor.

Antalya’da son günlerde yaşanan bir başka sahne ise bu gerçeği daha da görünür kıldı. Sosyal medyada, özellikle Instagram’da paylaşılan görüntüler hafızalara kazındı. Fırtına sırasında denizin aşırı dalgalanarak içindeki çöpleri, plastikleri, atıkları sahile vurduğu anlar… Dalga sadece suyu değil, yıllardır görmezden gelinen kirliliği de kıyıya taşıdı. Sahiller, adeta denizin içini açıp “Bakın, bana ne yaptınız” dediği birer vitrine dönüştü.

Bu görüntüler bir tesadüf değil. Denizlere atılan ya da dolaylı yollardan taşınan atıklar, yıllarca gözden uzak kaldı. “Nasıl olsa deniz götürür” denildi. Oysa deniz, bir çöplük değil. Bugün o atıkların sahile geri vurması, doğanın verdiği açık bir uyarı. İnsan eliyle yaratılan kirlilik, yine insanın yaşam alanına dönüyor.

Burada suçlayıcı bir dil kurmaya gerek yok. Ancak gerçekle yüzleşmekten de kaçamayız. Sahile vuran her plastik parça, her atık, sadece çevre kirliliğinin değil, düşünce biçimimizin de bir sonucu. Tüketip atan, sonrasını umursamayan bir alışkanlığın izleri bunlar. Doğa ise bu alışkanlıklara sessizce katlanmıyor; bir noktada karşılığını veriyor.

Antalya’da yaşanan sel, taşan dereler, zarar gören evler ve ardından sahile yığılan çöpler bize aynı şeyi fısıldıyor: Bu yaşananlar geçici bir aksilik değil. İklim krizi soyut bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası haline geldi. Ve biz hâlâ bu olayları “olağan” kelimesiyle açıklamaya çalışıyoruz.

Oysa olağan olan, bu hızla betonlaşan şehirlerin bu yağışları kaldıramayacağıdır. Olağan olan, ısınan denizlerin daha sert dalgalar üretmesidir. Olağan olan, denize atılan her şeyin bir gün geri dönmesidir. Olağan olmayan tek şey, bunları hâlâ şaşkınlıkla izlememizdir.

Bu yazı bir felaket tellallığı değil. Ama bir uyarıdır. Antalya’da yaşananlar, sadece Antalya’nın meselesi de değildir. Bugün Akdeniz kıyısında gördüğümüz manzara, yarın başka bir şehirde karşımıza çıkabilir. Doğa, sınır tanımaz; hatırlatmalarını da herkesin anlayacağı bir dille yapar.

Belki artık kelimeleri değiştirme zamanı gelmiştir. “Doğal afet” demek yerine, “insan etkisiyle şiddetlenen afetler” demeyi öğrenmeliyiz. Ve daha önemlisi, sahile vuran çöplere bakıp sadece fotoğraf çekmekle yetinmemeliyiz. Çünkü o çöpler, dalganın getirdiği bir manzara değil; yıllardır yaptıklarımızın aynadaki yansımasıdır.

Sağlıcakla ve sağduyuyla kalın, sevgiler…