24 Temmuz 2026... Belki de Cumhuriyet Halk Partisi'nin yüz yılı aşan tarihinde en çok tartışılacak günlerden biri olarak hafızalara kazınacak.
Yalnızca 91 milletvekilinin yeni kurulan bir partiye geçmesi nedeniyle değil; aynı zamanda Cumhuriyet'in kurucu partisinin tarihsel hafızasının yeniden sorgulanmaya başlaması nedeniyle de...
Bir kez daha aynı cümleyi kuruyoruz:
Yürüyelim arkadaşlar...
Peki ama nereye?
‘Özgür Özel bu yanıtı ‘’iktidara’’ diyerek veriyor’ Ancak yeter mi? Bilinemez.
Bu soru aslında bugün ortaya çıkmadı. Belki de ilk kez 2017 yılında, milyonların katıldığı Adalet Yürüyüşü sırasında sorulmalıydı.
Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara'dan İstanbul'a uzanan o yürüyüşte yalnızca CHP seçmenini değil, farklı siyasi görüşlerden milyonlarca insanı ortak bir adalet talebi etrafında buluşturmayı başarmıştı. O günlerde ortaya çıkan toplumsal enerji, Türkiye siyasetinin yönünü değiştirebilecek büyüklükteydi. İlk kez muhalefet, savunmada değil; gündemi belirleyen taraftaydı.
Ancak siyasette yürümek kadar önemli olan, yürüyüşün sonunda nereye varılacağını bilmektir.
Adalet Yürüyüşü, güçlü bir toplumsal itirazın sembolüne dönüştü; fakat bu büyük toplumsal mobilizasyon kalıcı bir siyasal dönüşüme dönüştürülemedi. Milyonların oluşturduğu umut, uzun vadeli bir örgütlenme modeliyle desteklenemedi. Adalet talebinin yarattığı ortak zemin, kurumsal bir siyasal programa dönüşmedi.
Belki de en büyük eksiklik buydu.
Çünkü liderlik yalnızca kitleleri peşinden sürüklemek değil, onları ortak bir hedefe ulaştırabilmektir.
Adalet Yürüyüşü sonrasında ortaya çıkan toplumsal desteğin neden kalıcı bir siyasal harekete dönüştürülemediği, parti içi demokratik mekanizmaların neden kriz üretir hâle geldiği ve farklı görüşlerin aynı çatı altında neden sürdürülebilir biçimde temsil edilemediği üzerinde durulmalıdır.
Adalet Yürüyüşü bu göstergelerin en güçlü örneklerinden biridir. Ancak liderlik, yalnızca umut yaratmakla değil, o umudu sürdürülebilir kurumsal yapılarla geleceğe taşıyabilmekle de ölçülür. Bugün yaşanan ayrışma, bu açıdan geçmişte yapılan stratejik tercihlerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Anlaşılıyor ki bu yürüyüş bir gaz alma girişiminden öte bir şey değilmiş. Kitlelerin manipüle edilerek, tamam siz bir şeyler yaptınız işe yaradınız, şimdi durun bize izin verin demekmiş.
Aradan geçen yıllarda CHP, yerel seçimlerde önemli başarılar elde etti. Büyükşehir belediyeleri kazanıldı, parti uzun yıllar sonra ülke genelinde birinci parti konumuna yükseldi. Buna rağmen parti içindeki liderlik tartışmaları sona ermedi. Değişim talepleri büyüdü, örgüt içi gerilim arttı ve sonunda süreç mahkeme kararlarıyla yeni bir boyut kazandı. Bugün gelinen noktada ise 103 yıllık bir siyasi gelenek yeni bir ayrışmayla karşı karşıya kaldı.
Burada yalnızca siyasi süreci tartışmak yeterli değildir.
Asıl sorgulanması gereken, bu noktaya neden gelindiğidir.
Elbette yeni partiler demokrasinin doğal unsurlarıdır. Tarih boyunca CHP'den Demokrat Parti, Güven Partisi, DSP, SHP ve Memleket Partisi gibi birçok siyasi oluşum doğmuştur. Ancak bu örneklerin büyük çoğunluğu, uzun vadede merkez soldaki parçalanmayı derinleştirmiştir.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken soru yalnızca "Yeni Parti başarılı olur mu?" değildir.
Asıl soru şudur: Cumhuriyet'in kurucu partisinin tarihsel mirası bölünerek mi güçlenir, yoksa ortak bir siyasal akılla mı geleceğe taşınır?
CHP yalnızca seçimlere giren bir siyasi parti değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini, laikliği, halkçılığı, devlet geleneğini ve sosyal demokrat dönüşümü temsil eden tarihsel bir kurumdur. Bu nedenle CHP'de yaşanan her kırılma, yalnızca bir parti içi mesele değil; Türkiye'nin siyasal hafızasını da etkileyen bir gelişmedir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyeri, kuşkusuz Türk siyasetinde önemli izler bırakmıştır. Pek çok olumlu ancak, sonradan anlaşılacağı üzere iktidara hizmet eden, sahte bir muhalefet genel başkanı olduğunu açığa çıkaran olumsuzluklarıyla anılacaktır.
24 Temmuz 2026 tarihi, belki de yalnızca yeni bir partinin kuruluş tarihi olarak değil, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında merkez sol siyasetin yeniden şekillendiği bir dönüm noktası olarak hatırlanacaktır.
Fakat tarih bize bir gerçeği defalarca göstermiştir:
Bir hareketi başlatmak cesaret ister.
Onu yüz yıl boyunca yaşatmak ise ortak akıl, güçlü kurumlar, kapsayıcı liderlik ve tarih bilinci gerektirir.
Bugün yeniden "Yürüyelim arkadaşlar" deniliyor.
Bu kez asıl mesele yürümek değil.
Nereye yürüdüğümüzü, neden yürüdüğümüzü ve yürürken geride neyi bıraktığımızı doğru okuyabilmektir.