Yazmaya başladığım günden bu yana amacım hiçbir zaman siyaset yazmak olmadı. Tarımı, üreticiyi, tarım ekonomisini ve bildiğim konuları kendi bakış açımdan değerlendirmeye çalıştım.
Bazen teknik bir konuyu anlattım, bazen üreticinin yaşadığı ekonomik sıkıntıları, bazen de tarım politikalarının sektöre etkilerini yazdım.Ancak kabul etmek gerekir ki tarımı konuşurken siyasetten tamamen uzak durmak mümkün değildir. Çünkü bugün üreticinin ne ekeceğine, ne kazanacağına, hangi destekleri alacağına ve hatta üretime devam edip edemeyeceğine büyük ölçüde uygulanan tarım politikaları karar veriyor. Bu nedenle zaman zaman tarımsal politikaları eleştirdim, zaman zaman da çözüm önerilerimi paylaşmaya çalıştım.
Elbette benim de bir dünya görüşüm, bir yaşam felsefem ve siyasi düşüncem var. Bunu hiçbir zaman gizlemedim. Uzun yıllar Cumhuriyet Halk Partisi'nin üyesi oldum. Doksanlı yılların sonunda başlayan siyasi yolculuğum, kısa bir ayrılığın ardından 2010 yılında yeniden devam etti. Bir dönem il yöneticiliği görevinde de bulundum. Ancak geçtiğimiz günlerde, büyük bir üzüntüyle partimden ayrılma kararı aldım.
Bu karar ne çocukluğumdan beri inandığım değerlere ne de Cumhuriyet'e olan bağlılığıma gölge düşürür. Çünkü insanın düşünce dünyası bir günde oluşmuyor.
Hayata bakışımın şekillenmesinde ailemin ve yaşadığım çevrenin büyük etkisi vardı. Bilimsel olarak da biliyoruz ki insanın karakteri yalnızca genetik özellikleriyle değil, yaşadığı çevrenin etkisiyle de biçimlenir.
Benim hafızamda en derin iz bırakan olaylardan biri ise 1980'li yıllarda yaşadıklarımızdı. O dönemin siyasi atmosferini yaşayanlar çok iyi hatırlayacaktır. Gerginliklerin, tehditlerin ve kutuplaşmanın yaşandığı yıllardı. Benim çocukluk hafızamda ise en acı kalan görüntülerden biri, ailemize ait elma bahçesinin katledilmesiydi. Belki de bugün haksızlıklar karşısında sessiz kalamıyor oluşumun temelinde o günlerin bıraktığı izler vardır.
Ancak bugün asıl yazmak istediğim konu bu değil.
Bugün beni asıl düşündüren, seradaki domateslerin haczedilmiş olmasıdır.
Haczin hukuki gerekçesini bilmiyorum. Belki alacak-borç ilişkisinden kaynaklanan yasal bir işlemdir. Ancak henüz dalındaki, hatta bir kısmı çiçek dönemindeki ürünün haczedilmesi, tarımın geldiği noktayı göstermesi açısından son derece düşündürücüdür.
Geçmişte traktörlerin, tarım makinelerinin, hatta karpuz tarlalarının haczedildiğini gördük. Fakat bugün üretimin kendisinin haczediliyor olması artık farklı bir tabloyu ortaya koyuyor.
Bu tablo bize üreticinin çok kazandığını değil, tam tersine ciddi bir ekonomik darboğazın içine sürüklendiğini gösteriyor.
Sorulması gereken soru şudur: Üretici neden bu noktaya geldi?
Yüksek girdi maliyetleri mi? Düşük ürün fiyatları mı? Satılan ürünlerin bedelinin tahsil edilememesi mi? Konkordatolar mı? Karşılıksız çekler mi? Muhtemelen hepsinin payı var.
Özellikle Antalya gibi yaş sebze ve meyve üretiminin yoğun olduğu bölgelerde üretici, ürününü teslim ediyor ancak çoğu zaman parasını aylar sonra alabiliyor, bazen de hiç alamıyor. Ürün tüketiciye ulaşıyor, zincirde herkes kazanıyor ama en büyük riski alan üretici alacağını tahsil edemiyor.
İşte tam da bu nedenle artık yalnızca üreticinin borçlarını değil, alacaklarını da güvence altına alan bir sisteme ihtiyaç var.
Hal Yasası yeniden düzenlenmeli, komisyonculuk sistemi daha şeffaf hale getirilmeli ve üreticinin sattığı ürünün bedelini garanti altına alacak mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Çünkü dalındaki domates haczediliyorsa, konuşmamız gereken yalnızca bir icra dosyası değildir.
Konuşmamız gereken; üreticiyi emeğini daha hasat etmeden kaybetme noktasına getiren ekonomik düzen, tarım politikaları ve bu tablonun ülke tarımı açısından ne anlama geldiğidir.
Bir seradaki domatesin haczedilmesi, aslında sadece bir üreticinin değil, tarımın içinde bulunduğu çıkmazın fotoğrafıdır.