Türkiye, son günlerde sarsıcı bir gerçekle yüzleşiyor. Okul dediğimiz, çocukların kendini en güvende hissetmesi gereken alanlar, artık korkunun ve belirsizliğin de mekânı hâline dönüşüyor.

Üniversitelerde devam zorunluluğu kalmadı, sıra orta öğretimde mi sorusu sormak mı gerekiyor? Uzaktan sanal eğitim dönemi mi başlıyor. Okullara gitmek istemeyen öğrenci sayısı gittikçe çoğalıyor. Buna bir de hem öğrencinin, hem ailelerin okulda çocuğun güvenliğinin sağlanamayacağı endişesi eklenince okullar boş mu kalacak sorusu akla geliyor. Bir de bu olayın sosyolojik nedenlerini çözmek gerekiyor. Toplum bizi ne yöne savuruyor, nasıl çözüm üretebiliriz diye.

Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırı ve öncesi

24 saat içinde iki okul baskını. Biri Şanlıurfa biri Kahramanmaraş’ta tekil vakalar olarak geçiştirilemeyecek kadar güçlü bir işaret veriyor: Bu yalnızca bireysel bir öfke patlaması değil, daha derin bir toplumsal kırılmanın yüzeye çıkışı.

Bu noktada kolaycı bir soru sormak mümkün: “Bu çocuk neden yaptı?”

Ama asıl sorulması gereken soru şu: “Bu çocuk nasıl bu noktaya geldi?”

Çünkü hiçbir çocuk bir sabah uyanıp durduk yere bir saldırgan hâline gelmez. Şiddet, bir sonuçtur. Ve her sonuç gibi, birikmiş nedenlerin ürünüdür.

Bugünün çocukları, tarihte eşi benzeri olmayan bir gerçekliğin içinde büyüyor. Bir yanda fiziksel dünya, diğer yanda sınırsız ve denetimsiz bir dijital evren. Bu iki dünya arasındaki sınır giderek silikleşirken, çocuk zihni de bu karmaşık akışın içinde yönünü kaybediyor. Özellikle sosyal medya platformlarında dolaşıma giren şiddet içerikleri, saldırıları yücelten söylemler ve anonim gruplar, yalnızca bilgi sunmuyor; aynı zamanda bir kimlik, bir aidiyet duygusu da inşa ediyor.

1999’da ABD’de yaşanan Columbine Lisesi Katliamı, yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda bir “model” hâline geldi. Ardından gelen Virginia Tech Katliamı, Sandy Hook İlkokulu Saldırısı ve Parkland Lisesi Saldırısı gibi olaylar, bu modelin tekrar tekrar üretildiğini gösterdi. Bu saldırıların ortak noktası yalnızca şiddet değil; görünür olma arzusu, iz bırakma isteği ve çoğu zaman “anlaşılmamışlık” hissiydi.

Bugün Türkiye’de yaşananlara baktığımızda, benzer bir örüntünün izlerini görmek zor değil. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir fark var: Türkiye’de mesele yalnızca bireysel silahlanma değil; aile içi erişim, denetimsiz dijital alanlar ve toplumsal baskı mekanizmalarının birleşimi. Bir çocuğu saldırıya götüren süreçte en kritik faktörlerden biri yalnızlık, bu bildiğimiz yalnızlık değil. Kalabalıkların içinde, sınıfların ortasında, hatta sosyal medyada yüzlerce takipçi arasında hissedilen bir yalnızlık. Bu tür bir yalnızlık, insanın kendini görünmez hissetmesine neden olur. Görünmezlik ise zamanla öfkeye dönüşür.

Çocuk, önce duyulmak ister.

Sonra anlaşılmak.

Ve en sonunda… fark edilmek.

Eğer bu üç aşama sağlıklı yollarla gerçekleşmezse, devreye sağlıksız yollar girer. Şiddet, işte tam da bu noktada bir “iletişim biçimi” hâline gelir.

Bunu kanıtlayacak iki örneği de hatırlayalım.2 yıl önce haberlerini izledik, 19 yaşındaki Semih Çelik, İstanbul Fatih’te surların üzerinde, iki genç kadını katletti. Ondan 2-3 ay önce 18 yaşındaki Arda K., Eskişehir’de, Nazi sembollü yelek ve miğferi, elinde bıçakla cami basıp, önüne geleni yaraladı ve bu anları sosyal medyasından canlı yayınladı. Bu olayların peşine ne kadar düşüldü, nedenleri araştırılıp raporlaştırılıp, çözüm üretildi mi? Bugün geldiğimiz nokta daha da vahim. Bir diğer önemli mesele ise taklit kültürü, sosyolojide bu durum “copycat effect” olarak bilinir. Bir olay ne kadar görünür hâle gelirse, benzer davranışların ortaya çıkma ihtimali o kadar artar. Özellikle ergenlik dönemindeki bireyler için kimlik arayışı, dış referanslara son derece açıktır. İnternette karşılaştığı bir saldırgan figür, zamanla bir “rol model”e dönüşebilir.

Bu noktada sosyal medyanın rolü tartışılmaz. Telegram ve Discord gibi platformlarda kurulan kapalı gruplar, yalnızca bilgi paylaşım alanı değil; aynı zamanda duygusal bir yankı odasıdır. Burada şiddet normalleşir, hatta kimi zaman yüceltilir. Çocuk, bu ortamda kendine bir yer bulur. Ve en tehlikelisi, yaptığı şeyin yanlış olmadığını düşünmeye başlar. Pandemi sonrası dönemi de bu sürecin dışında düşünmek mümkün değil. Uzun süreli izolasyon, eğitimde kopukluk, aile içi gerilimler ve belirsizlik hissi, çocukların psikolojik dayanıklılığını ciddi şekilde zayıflattı. Okul, yalnızca akademik bir alan değil; aynı zamanda sosyal gelişimin temel taşıydı. Bu yapı sarsıldığında, çocuklar duygularını yönetmekte daha fazla zorlanmaya başladı.

Bir başka kırılma noktası ise otorite ile kurulan ilişki. Aşırı baskıcı ya da tamamen sınırların kaldırıldığı ebeveynlik stilleri, iki uçta da risk barındırır. Çocuk ya sürekli bastırılır ya da tamamen kontrolsüz bırakılır. Her iki durumda da sağlıklı bir iç denetim mekanizması gelişmez.

Peki çözüm nerede?

Öncelikle meseleyi yalnızca “güvenlik” başlığı altında ele almak yeterli değil. Metal dedektörler, kamera sistemleri, erişim yasakları… Bunların hepsi gerekli olabilir. Ama yeterli değildir. Çünkü sorun kapıda değil, zihinde başlıyor.

Asıl ihtiyaç duyulan şey, anlam kurabilen bir toplum yaratmakta. Çocukların kendini ifade edebileceği alanlar yaratmak, sanatla, sporla, kültürle temaslarını artırmak bu yüzden kritik. Çünkü ifade edilemeyen duygu, birikir. Biriken duygu ise bir noktada taşar.

Antalya gibi şehirlerde yürütülen kültürel projeler, bu açıdan yalnızca estetik değil, aynı zamanda toplumsal bir işlev taşır. Sanat, bireyin kendini yeniden kurabildiği nadir alanlardan biridir ve bir çocuk resim yaparken, müzikle uğraşırken ya da sahneye çıktığında, aslında içindeki karmaşayı dışarıya sağlıklı bir şekilde aktarır.

Sonuç olarak, bir çocuğun saldırgan hâle gelmesi, tek bir nedene indirgenemez. Bu; aile, okul, toplum ve dijital dünyanın iç içe geçtiği çok katmanlı bir sürecin sonucudur.

Ve belki de en acı gerçek şu: Biz bu çocukları, onlar saldırmadan çok önce kaybediyoruz.

Sorun, onların neden bağırdığı değil.

Sorun, biz onların sessizliğini neden duymadık?

Bugün sorulması gereken soru hâlâ aynı:

Ülkemizde, çocuklarını yalnızca fiziksel tehditlerden değil…

Anlamsızlık, yalnızlık ve dijital nefret kültüründen koruyabilecek miyiz?