Bundan sonra yeniden yurt dışına çıkabilecek kadar bir birikim sağlamam 2002 yılını buldu. 2002 Mart ayında 21 günlük bir Avrupa gezisi yaptım. Bu gezide Avrupa’nın beş ülkesinde 14 kenti yürüyerek gezdim.

Yani sabah 5 saat bir kentte yürüdüm, öğleden sonra yakınındaki başka bir kentte 5 saat yürüyerek, kentlerin mimari dokusu kadar, kültürel ve sosyal yapısıyla, insan ilişkilerini de gözlemeye çalıştım. Paris, Strasburg, Brüksel, Amsterdam, Köln, Frankfurt gibi bazı şehirlerde ise ikişer gün kaldım.

Bu gezi de görüp yaşadıklarım da Avustralya gezisinde değişen düşüncelerimi destekliyordu. Buralarda da Türkiye’nin imajı çok düşüktü. Türkiye buradan da oldukça farklı görünüyordu. Belki bunların bakış açıları da sorunluydu. Ama Türkiye’nin içerden görünüşü kesinlikle çok daha fazla sorunlu, hamasi ve gerçek dışıydı.

Bu kentlerden Paris, Strasburg. Amsterdam ve Brüksel’de tarihi dokunun iyi korunması kadar yıkılmamış olması da beni düşündürdü. Alman kentlerinde eskiye dair her şeyin yıkıldığını gördükten sonra bir tarih öğretmeni olarak başarıyı savaş kazanımlarına bağlamanın ne denli yanlış olduğunu anladım. Her iki dünya savaşında da kısa sürede teslim olan Fransa ve Benalüks ülkelerinde tarihi dokunun ayakta kaldığını, yani bu ülkelerin savaşın yıkımından büyük ölçüde kurtulduğunu ve kentlerin geçmişiyle birlikte bir bütün olarak ayakta kaldığını gördükten sonra savaşta yenmek mi yenilmek mi daha iyi diye düşüncelere daldım diyebilirim.

Savaşın can kayıpları kadar insan emeği ve eserlerini de yok ettiğini ve her açıdan insanlığın yüzkarası olduğunu ama bundan utanç değil de zafer naralarıyla kıvanç çıkarılmasının ne denli yanlış olduğunu iyice kavramış oldum