Yurt dışına gezi yapabilecek kadar bir paraya kavuşmak için elli yıl çalışmam gerekiyormuş ki, ilk kez 1996 yılında bin dolar kadar bir para tedarik ederek Sibirya’ya gitmek istemiştim.
O zamanlar Sovyetler Birliği yeni dağılmış olduğundan fiyatlar çok düşüktü. Bir de ben geziye bir kere konsantre oldu mu, yeme içme veya lüks aramam. En asgari koşullarda bile geziyi sürdürebilirim. Bu yüzden bin dolarla kesin iki ay eski Sovyet Cumhuriyetlerinde dolaşabileceğimi düşünüyordum.
Moskova’dan Trans-Sibirsk demiryolu ile Pasifik Okyanusu kıyılarına dek Sibirya’da dolaşıp, Moğolistan, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan ve İran yoluyla geri dönecektim. Fakat o zamanlar Rusya Federasyonu güvenlik nedeniyle, yeşil pasaportum olmasına rağmen, böyle bir gezi için bana vize vermedi. Ancak gruplara ve belli adreslere gelip gideceklere vize veriliyordu.
Bu yüzden ilk yurtdışı gezim 1998 sonlarında Avustralya’ya oldu. Oğlum ve torunumu görmek için gittiğim Avustralya’da üç ay kaldım. Bu gezide Türkiye’yi ilk kez dışardan görme olanağı buldum. Demokrasiyi tanıdım, yaşadım ve demokrasinin bir tanım değil de bir yaşam biçimi olduğunu orada anladım.
Daha doğrusu 1998 yılı benim hayatımda milat oldu. 1998 öncesi 53 yıllık yaşantımda doğru bildiğim pek çok şeyin yanlış olduğunu, Dünyanın Türkiye’den göründüğü gibi olmadığını, Türkiye’nin de dışardan çok ama çok farklı bir görünüm sergilediğini gördüm.
Türkiye’nin hak ve özgürlüklerden yoksun, demokrasiden habersiz, dünyadan kopuk, kendi içinde hamasi palavralarla oluşturduğu sanal bir dünyada, kendini beğenmiş, içine dönük, alıngan bir toplum olduğunu oradan hayretle gördüm.
Demokrasi ve devlet anlayışım, dünya görüşüm, kültüre ve mevcut toplumsal değerlere bakışım tamamen değişti. Bu geziden sonra değişen dünya görüşümün etkisiyle “Kültüre Eleştirel Bakış” adlı kitabımı yazmıştım.