İlk çağlarda kentlerin yönetim merkezi ve kalbi sayılabilecek, en önemli devlet kurumlarının bulunduğu yere akropol denilmektedir.

Kralın sarayı, hazinesi, tapınak, üst düzey yöneticilerin evleri burada bulunduğundan, akropoller şehrin en yüksek yerinde ya da yakınındaki bir tepede bulunur. Bu yüzden yukarı şehir de denilmektedir.

Kenti çevreleyen genel surlardan başka, akropol ayrıca kalın ve yüksek surlarla çevrili olduğundan, iç kale de denilir. Herhangi bir saldırı anında en son sığınılacak ve sonuna kadar savunulacak olan son savunma kalesidir

Sart kentinin akropolü de Bozdağların kuzey eteklerinde, ovadan yüksekliği 300 metreyi geçen bir tepedir. Kent, akropolün kuzeyinde Gediz ovasına doğru ve batısında Paktolos Çayına doğru yayılmıştır. Çayın batısında ise nekropol tepesi yükselir.

Artemis Tapınağını gezip bitirdikten sonra, zaman öğleye yaklaşmış ve sıcak artmıştı. Akropol karşımda gerçekten ulaşılması olanaksız bir kale gibiydi. Çünkü tepe çok dik, yol belirsiz ve yaşım artık genç değildi. Bekçi “Patikayı kaybedersen işin zor” demişti.

Paktolos (Sart) Çayından doğuya doğru çok az bir eğimle yükselen düzlükte Artemis Tapınağının üst tarafından başladım yürümeye. Tapınaktan sonra eğim yavaş yavaş artmaya başlıyor. Akropol tepesinin dibinde ise adeta bir duvar gibi dikleşiyor. Önce bağlar, zeytin bahçeleri, eğimin artmaya başladığı yerde çalılar makiler ve birbirine karışan patikalar.

Hangisi götürür acaba beni akropole diye boşuna kafa yormayın. Ben pek çoğunu denedim. Kollarımı çalılar dikenler çizdi, kan ter içinde kaldım, bir farenin dehlizde dolaşması gibi yarım saatten fazla aynı yerlerde dönüp durdum.

Tabii ki bu arada, bir kilo kırmızı boya alıp da belli aralıklarla taşlara birer damla boya damlatarak, izlenecek patikayı işaretlemeyen yöneticilerin vurdumduymazlıklarını da ilkçağ tanrılarına ve krallarına şikâyet ettim. Özellikle Tanrıça Artemis, neler çektiğimi tapınağından seyretmiştir diye düşünüyorum.

Ve dağ başında bir başıma, çalıların arasında kaybolmuş bir insanın haleti ruhiyesiyle, kültür bakanlığında, eski sosyal demokrat kökenli yeni bakanla da bir şeyin değişmemiş olduğunu, buralardaki kafir kültürünün, gösterilmek yerine gizlenmesi gerektiği fikrinin, belki de hala geçerli olduğu gibi karışık duygulara kapıldım doğrusu.

Çünkü biliyorsunuz bir zamanlar Erbakan’ın kültür bakanları, Anadolu uygarlığına bu gözle bakardı. Doğrusu burada ve Manisa Müzesinde gördüklerim ihmalin ve vurdumduymazlığın falan çok ötesinde şeyler gibi geldi bana.

Şahsım ve ülkem adına çok üzüldüm. Çünkü yapılacak olan o denli kolay ve basit ki birkaç damla boya, bazı yerde bir ok işareti, bazen basit bir tabela. Örneğin Tümülüslerde tarım alanlarına bir sınır koymak, tepe ile tarla arasına.

Dönüşte bekçiye durumu anlattığım zaman, “Ağabey akropole her çıkan bana aynı şikâyette bulunuyor. Bana söylense ben boyayı kendi cebimden de alır işaretlerim” dedi.